banner65

Burak Çileli: Hermetizm ve İslâm

Burak Çileli: Hermetizm ve İslâm

08 Mart 2018 Perşembe 22:54
1333 Okunma
Burak Çileli: Hermetizm ve İslâm
banner66

İbda Fikriyatında Ruh ve Beden Düalizmi -I-

Burak Çileli

Hoşgeldiniz. Selâmun Aleyküm diyeyim önce. Ben geçen sezon da, yine Büyük Doğu Fikir Ocakları’nın organizasyonuyla konferans vermiştim. Aranızda bazı arkadaşlar, geçen konferansa da gelmişlerdi. Bu konferansımızda, geçen seferki gibi toplu bir bakıştan ziyade, daha sofistike bir mevzuya gireceğiz. Ben mevzuun kapsamından dolayı, verilen süre yetmeyeceği için, mevzuun kokusunu sezdirmeye dair genel hatlarıyla bazı şeylerden bahsedeceğim. Bir de, benim seminer verirkenki tarzım; hangi başlığı seçersem seçeyim, neticede onu yine Salih Mirzabeyoğlu’nun fikir sistemini, fikir üretme metodunu ve Salih Mirzabeyoğlu’nun, hangi mevzuya el atarsa atsın, o mevzuyu çıkış noktası olarak kullanıp, o çıkış noktasından hareketle, kâinat muhasebesine vardırdığını mümkün olduğunca izah etmek… Yani misâl olarak söylersem; onun Şiir ve Sanat Hikemiyatı adlı eseri, estetik, şiir ve sanat bahsini merkeze alıyor. Bunu kâinat çapında bir muhasebeye vardırıyor. Diyelim ki Hukuk Edebiyatı eseri… Yine hukuk bahsinden yola çıkarak kâinat muhasebesine varıyor. Erkam adlı eserinde matematiği merkeze alıp, oradan yola çıkarak kâinat çapında bir muhasebeye varıyor. Bu aynı zamanda İBDA Fikriyatını öğrenmek için de bir usûldür. Yani branşınız ne olursa olsun, bu branşı İslâmî formasyona dönüştürmek istiyorsanız, Salih Mirzabeyoğlu’nun yaptığı fikir açılımlarının branşınıza hitap eden ipuçlarını İBDA Külliyatından bulup, onu merkeze alıp, bütün bir İBDA Külliyatını o merkez etrafında muhakeme etmek, branşlaşmak isteyen, o branş üzerinden İBDA Fikriyatında derinleşmek isteyen arkadaşlar için bir metoddur.

Başlığımız, İBDA Fikriyatında ruh ve beden düalizmi. Ben geçen konferansımda da bahsetmiştim; Salih Mirzabeyoğlu, maruz kaldığı birtakım hadiseler veya yaşadığı birtakım tecrübeler yahut bazı gözlemlerinden hareketle eser verir genellikle. Bu mevzumuz da, geçen konferanstaki mevzuun devamı mahiyetinde diyebiliriz. Ve yine bu konferans, Salih Mirzabeyoğlu’nun cezaevindeyken, 2000 senesinden itibaren maruz kalmaya başladığı Telegram adı verilen zihin kontrolünün vesile ettiği fikir açılımları, bu minvalde verdiği eserlerden hareketle olacak. Ben ister istemez geçen konferanstaki bazı mevzulara yer yer atıfta bulunacağım.

Evvelâ kısa bir giriş yapayım. Salih Mirzabeyoğlu’nun Tilki Günlüğü adında 6 ciltlik bir eseri var. Bu eserin başında “Takdim Yazısı” diye kısa bir metin var. Bu “Takdim Yazısı” denilen metin, Necip Fazıl’ın ona, “senin bütün bir hüviyetin, kimliğin görünecek” işaretiyle vermiş olduğu esrarengiz bir metindir. Görünürde Fransız tabiat araştırmacısı Kaptan Kusto’nun müslüman oluşunu haber veren bir haber metni gibidir. Fakat aslında, Salih Mirzabeyoğlu’nun bütün bir kimliğini ve fikir sistemini mücmel olarak barındıran, yani konsantre bir mecazî metindir. Bu metnin verilişi ve bu metnin Salih Mirzabeyoğlu tarafından büyük çilelerle bulunuşu gibi maceraların hikâyesine girmek istemiyorum. Âşina olanlar biliyor; ilk İstikbâl İslâmındır adlı eserinin başında verdi bu metni. Sonra Tilki Günlüğü’nün 6 cildinin her bir girişine koydu. Hırka-i Tecrid adlı eserinde de öyle… Hâlen Ölüm Odası adlı eserinde yaptığı yeni fikir açılımlarında, sürekli “takdim yazım hatırlanmalı, Kaptan Kusto Müslüman başlığı hatırlanmalı” gibi ifadelerle o metne atıflarda bulunuyor.

Şöyle bir kıyasla söyleyeyim; geçmişteki bütün semavî kitaplar, Kur’ân-ı Kerim’de topludur. Kur’ân-ı Kerim, Fatiha Sûresinde topludur. Fatiha Sûresi, Besmele’de topludur. Besmele, Ba harfinde topludur. Ba harfi de, altındaki noktada topludur. Yani bütün semavî kitapları, ağaç gibi farzedersek, nasıl ki ağaç, bütün görünüşleriyle potansiyel olarak, icmâl halinde tohumunda topluysa, bütün semavî kitaplar da, Kur’an’daki Fatiha sûresi’nin başındaki Besmele’nin Ba harfinin altındaki noktada topludur. Böyle diyalektik bir ilişki var diyelim. Aynı şekilde, sathî bir bakışla belki rahatsız olunabilecek bir benzetmede bulunacağım ama tevilini de yapacağım; Salih Mirzabeyoğlu’nun bütün eserleri de, Tilki Günlüğü’nde topludur. Tilki Günlüğü, başındaki Takdim Yazısı’nda topludur. Takdim Yazısı, o metnin başlığı olan “Dünya Çapında Bir Hadise-Kaptan Kusto Müslüman” ibaresinde topludur. O başlık da, Kusto-Kust kelimesinde topludur. Yani bütün bir İBDA Külliyatını yine ağaç farzedersek, ağaç nasıl ki kuvve halinde tomurcuğunun içinde topluysa, bütün bir İBDA Külliyatı da, son tecritte Takdim Yazısı’nın başlığının içindeki Kusto-Kust kelimesinde topludur.

Geçen konferansımda da bahsetmiştim. Birçok defa tekrarlarım konuşmalarımda bunu; Salih Mirzabeyoğlu’nun eserlerinde muazzam bir sembolizm vardır, okuyanlar bilir. Sembolik gibi gözükmeyen birçok düz metinlerde dahi, aslında sembolik bir arka plân vardır. Bu, Takdim Yazısı’nda da böyle bir şey var. Okuduğunuzda, yavan bir metin gibi gözükebilir hattâ. Basit bir gazete haberi gibi gözükür. Fakat İBDA fikriyatının bütün açılışları, aynı zamanda da Salih Mirzabeyoğlu’nun bütün bir zâhirî ve bâtınî misyonu, Takdim Yazısı’nda topludur. O, mecazî, alegorik bir metindir aslında. Bunun gibi başka birçok hususlar da var. Zaten İBDA kelimesinin iştikaklarında, “hiç kimse tarafından kullanılmamış tâbirler ve mazmunlar kullanmak” mânâsı da var. Böyle bir sembolizm sözkonusu. Peki bu sembolizme niçin başvuruyor? Salih Mirzabeyoğlu, bizim gibi, rasyonalist ve pozitivist eğitim tezgâhından geçmiş, sembolizmden anlamayan, hele ki böyle bir çağda yetişmiş nesillerin önüne, niçin bu kadar soyutlamacı, sembolik, yumak gibi bir metin koyuyor? Çöz çözebilirsen misâli!.. Bunun birçok sebepleri var. Birincisi; aslında hemen hemen bütün tasavvuf büyükleri için geçerli bir husus; onların sözleri, onların metinleri çok katmanlıdır. Batı’da buna sanat ve edebiyatta polifoni denir. Yani çok katmanlılık; her farklı şuur seviyesine ayrı ayrı hitap edebilme özelliği… Bu, aynı zamanda da o eseri veya o ideolojiyi, yani Büyük Doğu-İBDA ideolojisini diyelim, statik bir çerçeveden kurtarıyor, yeni açılımlara, yeni zaman ve mekân şartlarının empoze ettiği yeni problemlere karşı yeni çözümlere açık kılıyor. Meselâ bazı Marksistler, Marks-Engels-Lenin’inin eserlerinin ucu kapalı, “dogmatik” yapısını eleştirirler. Zira Sovyet Rusya pratiği, teoriyi de yalanlamıştır. O yüzden günümüzde kapalı bir sistem kurmanın imkânı yok diye itiraf ediyorlar. Çünkü hayat akıyor, teoriler sürekli değişiyor, kavramlar yenileniyor, yeni problemler çıkıyor. Bu bakımdan Salih Mirzabeyoğlu kendi fikir sisteminin tecritçi karakterini, “sırra açık müphemlik” ifadesiyle formüle eder. Bunun yanında, biraz daha nazik bir hikmetten misâl vereyim; “Tersinden-Düzünden” başlıklı bir hikâyesi vardır Müjdelerin Müjdesi adlı eserinde. Orada, cezaevinde tahkik imkânından mahrum olduğu için, bir İslâm büyüğünün sözü mü yoksa Hadis mi, bilemediğini belirttiği şu cümleyi verir: “Mehdî’nin, gözlerinin karası çok kara, beyazı çok beyaz olacak!” Haver kelimesi Arapçada, “gözün karasının çok kara, beyazının çok beyaz olması” anlamına geliyor. Haver kelimesinin ebcedi de muakkad kelimesine tekabül ediyor; “zor anlaşılan söz, ince ve müşkül olan, ukdeli, düğümlü” demek. Haver kelimesini çıkarıp yerine muakkad kelimesini koyarak o cümleyi yeniden kurduğumuzda, “Mehdî’nin, sözleri zor anlaşılır, ince, müşkül, ukdeli, düğümlü, çok katmanlı-polifonik, çok anlamlı olacak!” mânâsı çıkıyor. Bu da, Salih Mirzabeyoğlu’nun eserlerindeki giriftliği çözmede, yahut “mazeretini” takdir etmede bizim için ipucu olsun.

Bir de şöyle bir şey; geçen konferansımda da söylemiştim, hep söylüyorum; Salih Mirzabeyoğlu’nun eserlerinde, ortak semboller üzerinden fikir serdetme özelliği de bulunmaktadır. Yani Batı formasyonunda eğitim almış insanlara hitap eden yönü vardır eserlerinin; bir de İslâm tasavvufu merkezinde İslâmî ilimlerde tedrisat görmüş, bilhassa nazarî tasavvuf alanında tedrisat görmüş donanımlı kimselere hitap eden yönü mevcuttur. Bu iki farklı disiplin; hem terminolojisi, hem de Hak ve bâtıl ayrımı bakımından bambaşka, birbirinden çok farklı ve birbiriyle çatışan bu iki disiplinin tedrisatından geçmiş, donanımına sahip olan insanlara hitap edebilsin diye, “ortada” bir dil kurmuştur Salih Mirzabeyoğlu. Buna “ortak sembol” davası diyor. Yani alegoriler niye kullanıyor dedim ya; bir vechesi de budur o sembolizmin; “ortak sembol”… Zaten çok enteresan bir şey aktaracağım. Sembol kelimesinin bizzat etimolojisine, kökenine indiğim zaman, hayret ettim. Grekçe, “bir araya getirmek, birleştirmek, birlikte tartışmak, birlikte birleştirmek, bütün haline getirmek, bir arada toparlayıp bağlamak, birbiriyle karşılaştırmak, açıklamak” anlamlarına geliyormuş; “syn” ve “ballein” sözcüklerinden oluşan sumbalein (symballein) fiilinden türetilmiş sumbolon kelimesi… Birleşik bir kelime bu. Sumbolon, “bir nesnenin kırık iki parçası” demek. Fikriyatımıza göre mânâlandırırsak; Batı tefekkürü ve İslâm tasavvufu!.. Ama bu, Batı tefekkürüyle İslâm tasavvufunu birleştirdiği anlamına gelmiyor. İslâm tasavvufunu aslîleştirip, aslî bir süzgeç olarak ortaya koyup, Batı tefekkürünü o süzgeçten geçiriyor. Süzgecin üzerinde kalanlar, onun yitik malı. Yani Salih Mirzabeyoğlu’nun yitik malı. Çünkü yitik malını tanıyan göz de, yine onun gözüdür, bizim gözümüz değil. Biz avam insanlarız. Biz, onun fikrine nisbet kurmadan Batı tefekkürüne el atarsak, İbn-i Sina gibi, Farabî gibi, İbn-i Rüşd gibi vesaire, ayağımız kayabilir Allah korusun. Ortak sembol davasını, bizzat sembol kelimesinin etimolojisi üzerinden vermeye çalıştım. Aynı zamanda Salih Mirzabeyoğlu’nun sürekli, vesilelerle, belki de yüzlerce kez atıfta bulunduğu, Kur’ân’daki berzah âyetleri gelsin aklımıza. Sembol kelimesinin etimolojisinde, bizzat kendi kimliğini ve fikir sistemini temsil eden berzah âyetleri… Kendi kimliğini sembolize eden Takdim Yazısı’nda da hikâye edilir; Akdeniz ve Atlas Okyanusu’nun birleştiği Cebel-i Târık Boğazı’nda, suların birbirine karışmasını engelleyen bir perde bulan Kaptan Kusto’ya, Batılı Müslüman bir bilim adamının, bu durumun Kur’ân’da 1400 sene öncesinden haber verildiğini ona haber vermesi, bunun neticesinde de Kaptan Kusto’nun hidayete ermesi... Düz metin olarak mânâsı bu. Ama derûnî yönlerine girildiği zaman, Salih Mirzabeyoğlu’nun kimliği, eserleri, fikir sistemi; oradan, bütün bir İBDA Külliyatı ağaçlaşıyor.

Bir de şu mevzuya temas etmek istiyorum. Tasavvufta, İnsan-ı Kâmil diye bir kavram vardır. Yani Kâmil İnsan… Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin icadı olan bir kavramdır. Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri, insanî hakikati yerine koyamamış, insanî özü gerçekleştirememiş insanı, insan olarak saymıyor. Yani bizim gibi insanları... Bizler nefs-i emmare seviyesindeyiz; yani nefsimizi tezkiye edip ruhumuza safiyet kazandırarak, ruhumuzu, cüz’î-insanî ruh’luktan kurtarıp küllî ruh makamına erdirmişlerden değiliz. Yalnız Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri değil, zâhir hissesiyle bâtında tecelli eden diğer İslâm büyükleri de buna benzer sözler söylerler. İnsanî özü gerçekleştirememiş, insanî hakikati henüz yerine koyamamış insana, “adem insan-hayvan insan” diyorlar. Çünkü, onların zevkleri de, acıları da bel seviyesindedir, diyorlar. Seyr-i sülûk ettiklerinde, mânevî anlamda erginleştiklerinde, onların nefsleri acı çektikçe ruhları gülmeye, nefsleri güldükçe de ruhları acı çekmeye başlıyor. Dolayısıyla onların başlarına gelen kazalar, belalar, sıkıntılar, onların mânevi anlamda da erginleşmesi için vesile teşkil ediyor. Meselâ Telegram’ın, Salih Mirzabeyoğlu’nun yeni fikrî açılımlarına, hattâ çok derûnî fikir açılımlarına vesile teşkil etmesi gibi. Nitekim Telegram kelimesinin bir ebcedi de, “büyük derecelere çıkma, büyük işlere yükselme, derin ve gizli mânâyı araştırma” anlamlarına gelen tesvir kelimesine tekabül ediyor.

Şimdi, İBDA’nın mecazî bir yönü var, ortak sembol davası, dedim; “hiç kimse tarafından kullanılmamış tabirler ve mazmunlar kullanmak” mânâsından bahsettim. Meselâ, Salih Mirzabeyoğlu’nun, “neslihan her yerde demektir” diye bir cümlesi vardır. Yani şöyle izah edeyim; Salih Mirzabeyoğlu, hicâbından dolayı, ben insan-ı kâmilim-kâmil insanım demez. Fikir sisteminin açılımlarını yaparken, elbette bir bakıma kendinden bahsediyor. Buna az sonra değineceğiz. Şu resim dahi (Resim-1) bu mevzuya işaret ediyor. Bu resim, İnsan-ı Kâmil figürünün Batı’da Ortaçağ Hıristiyanlarına ait, kökeni İdris Aleyhisselâm’a dayanan Hermetik gelenek adı verilen kültürdeki karşılığıdır. Kâmil insan kavramının Salih Mirzabeyoğlu’nun kimliğiyle ne ilgisi var? Dediğim gibi, kendisi doğrudan söylemez ama “neslihan keyfiyetine aidiyetim” ifadesiyle, bende neslihan keyfiyeti vardır demeye getiriyor. Neslihan kelimesi sadece onun kullandığı bir mazmun. Klasik tasavvuf kaynaklarında geçmez. Neslihan ne demek? “Neslihan her yerde demektir” diyor; bu ona rüyasında verilen bir terkib. Bunu da açalım; neslihan her yerde demek, bütün ilimlerin ipuçlarının kendi nefsinde toplu olması anlamında her yerde demektir. Bir mânâsı budur. Bir de Mehdi kavramı, tasavvuftaki “sahibü’z-zaman-zamanın sahibi” ve “kutub” kavramına tekabül eder. Büyük Doğu-İBDA dünya görüşünün Mehdi bahsini ele alışı, tasavvufî nitelemeler üzerindendir. Büyük oranda da Muhyiddîn-i Arabî ve İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’ni taban edinir; o silsile üzerinden nitelendirir Mehdi mevzuunu. Sahibü’z-zaman, yani zamanın sahibi, aynı zamanda da zamanın tecelli ettiği mekânın da sahibidir. Mekânı, bir alıcı kap gibi düşünün. O mekân da, bütün bir yeryüzü. Genişlettiğiniz zaman, bütün bir kâinat. O yeryüzünde, o kâinatta ne gerçekleşiyorsa, aslında Allah, zamanın kutbu, zamanın sahibi olan İnsan-ı Kâmil’i vesile ederek o hadiseleri meydana getiriyor. Bunun yüzlerce karşılığı vardır tasavvuf kaynaklarında. Meselâ İmâm-ı Rabbânî Hazretleri şöyle der; “zamanın sahibi, akl-ı küll mesabesindedir”. Yani uydurukça felsefî tabiriyle, “tümel akıl” mesabesindedir. “Onun zaman diliminde yaşayan halkın aklı, onun aklının tasarrufu altındadır. Onun muradına denk gelen işleri, onun ruhaniyetinin tasarrufu sayesinde yaparlar. Zamanın halkı, onun organları gibidir”.

Uzatmayalım, neslihan keyfiyetinin her yerdelik mânâsını anladık; bütün ilim ipuçlarının kendi nefsinde toplu olması, bir de, mekânî anlamda her yerdelik… Zamanın mekânda tecellisi esprisi içinde… Bende neslihan keyfiyeti var diyor Mirzabeyoğlu. Peki ben bunun İnsan-ı Kâmil’le alâkasını nasıl kurdum? İnsan-ı kâmil kavramı üzerine epey araştırma yaptığım bir dönemde, Mirzabeyoğlu’nun Tilki Günlüğü’nde, “kâmil insan her yerde demektir” ibaresine rastladım. Hülâsa; neslihan her yerde demek… Kâmil insan her yerde demek… Mantıkta vardır ya; A=B ise, B=C ise, A neye eşittir?

(Seyirciler: C’ye...)

Ayrıca bir ipucu daha yakaladım. Yine Mirzabeyoğlu’nun Şiir ve Sanat Hikemiyatı kitabının başında kendi ifadeleriyle, “neslihan keyfiyetine aidiyetim, bu eserde bir başka yönüyle tecelli ediyor” diyor. Yani anlaşıldı; Salih Mirzabeyoğlu, insan-ı kâmil kavramıyla olan yakınlığını, dolaylı yoldan ima yollu olarak dile getiriyor.

Kâmil insan kavramı, tasavvufu basamak kılarak İBDA dünya görüşünü öğrenmede çok önemli ve merkezî bir kavramdır. Ben, İBDA fikriyatını öğrenmek istiyorum diyen arkadaşlara hararetle, evvelâ insan-ı kâmil üzerine yazılmış ne kadar kitap varsa, buralardan başlayıp, insan-ı kâmil kavramını da Salih Mirzabeyoğlu’nun kimliği üzerinden, özdeşleştirmelerle, karşılaştırmalarla okumalarını tavsiye ediyorum. Tabiî her veli kendi meşrebinde belirir. Her velinin kendine mahsus istidadı vardır. Dolayısıyla, her velinin yapmış olduğu insan-ı kâmil nitelemesi de farklılık gösterebilir. Çünkü her veli kendi meşrebi itibariyle, kendini anlatıyor. Bunu da göz önünde bulunduralım. Fakat dediğim gibi, kâmil insan kavramı, nazarî tasavvuf üzerinden İBDA fikriyatında derinleşmek isteyenler için çok önemlidir. Bu kavram merkezinde İBDA fikriyatında derinleşmenizi, size de hararetle tavsiye ederim.

Üstad Necip Fazıl’ın eserlerinde de geçen, yine tasavvufî bir hikmet olarak; insan, yani kâmil insan, bütün bir âlemin, bütün bir kâinatın nüshasıdır. Tomurcuk-ağaç diyalektiği üzerinden misâllendireyim; bütün bir kâinatı veya topyekûn varlığı, ağaç olarak farzedersek, o ağaç bütün görünüşleriyle potansiyel hâlde, özet hâlinde tomurcukta-tohumunda topludur diyoruz ya; bütün bir kâinat da, insan-ı kâmilde topludur. “İnsan-ı kâmil, Âlemin nüshasıdır” hikmetinin mânâsı budur. Hattâ çok enteresan bir şey; Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri, bunu modellemiştir. Tedbirât-ı İlahiyye adlı eserini duymuşsunuzdur belki. O eserde, İnsan-ı Kâmil’i, yani insanın vücudunu bir şehre benzetir veya bir devlete benzetir veya kâinata benzetir. Eserin bu bakımdan sırrî bir tarafı vardır; insanı mı anlatıyor, yoksa insanı misâl olarak kullanıp devletle insan vücudunu benzeştirerek devlet yönetimine dair birşeyler mi anlatıyor, yahut kâinatın idaresine dair bir şeylerden mi bahsediyor, belirsizdir. Vahdet-i Vücud’un, Varlığın Birliği bahsinin, tevhid sırrının mânâsı da budur aslında. Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri, “eserde müessirin sırlarını müşahede” meşrebi itibariyle kesrette vahdeti, yani çoklukta birliği ispatlamıştır. Dolayısıyla da, Tedbirât-ı İlahiyye’de, insan-ı kâmil modellemesi üzerinden aslında, kendi sembolizmi içerisinde, hem bütün bir kâinata dair sırları, kanunları anlatıyor, hem de devlet yönetimine, İslâm’ın siyaset teorisine dair açılımlar yapmış oluyor, vesaire… Çok yönlü açılımlar…

Ben size Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin, Tedbirât-ı İlahiyye’de, İnsan-ı Kâmil modellemesi üzerinden, şehir-devlet ve kâinat benzerliklerine dair eşleştirmelerinden kısa bir tablo sunmak istiyorum. Çünkü bundan sonraki bahislerimiz için altyapı teşkil edecek. Şöyle:

* Hükümdar: İmâm-ı müb’in, ruh-ı küllî, ruh-i âzam, arş, Âdem, insan-ı kâmil, kutub, halife, seyyid, ruh-ı cüz’î, insan, Güneş.

Meselâ güneş ve ay metaforları üzerine Mirzabeyoğlu, son eserlerinden itibaren ipuçlarını vererek başlayan muazzam açılımlar yapmıştır. Esatir ve Mitoloji adlı eserinde ise merkeze aldı bunları. Güneş ve Ay sembolü, kadim medeniyetlerden günümüze kollektif bir semboldür. Nitekim bu resimde de (Resim-1) vardır. Bu sembollerin aslı İslâm’dadır. Devam edelim:

* Vezir: Akl-ı küllî, akl-ı evvel, akıl, akl-ı cüz’î, Ay.

* Hükümdarın eşi ve (kerîmesi): Nefs-i külliyye, Havva, nefs, nefs-i cüz’iyye, âlem-i ecsâm, cisim, beden.

Nefs dişidir mevzuuna da gireceğiz inşallah. Ruh erildir, yani faildir. Nefs ise dişidir, yani münfaildir. Devam: 

* Memleket: Ecsâm âlemi, cisim, beden, arz.

* Teb’a, raiyye: Âlem, zâhir ve bâtın duyular, beş duyu.

* Hâdıra, şehir: Kuvve-i Bâtıne.

* Bâdiye, köyler, kırlar: Beş duyu, el, ayak, karın vesaire…

* Başşehir: Kalp.

* Saray: Arş, kalp.

* Hazine: Hazine-i hayâl.

* Kâtip, mühürdar: Âyân-ı sâbite, kuvve-i tabîiyye, akıl, kuvve-i hayâliyye.

Bu kuvve bahisleri, Mirzabeyoğlu’nun Sefine’sinde, beyindeki psikolojik lokalizasyonlar biçiminde, İmâm-ı Gazali Hazretleri’ne ait olduğu tahmin edilen Mearic’ul-Kuds adlı eserinden istifadeyle yeni bir terkibe kavuşturulmaktadır. Orada, “zâhirî idrak edici kuvvetler” başlığı altında Arapça karşılıkları itibariyle duyu organlarının temsil ettiği kuvvetleri, “bâtınî idrak edici kuvvetler” başlığıyla da hiss-i müşterek, kuvve-i hayâliyye, kuvve-i vehmiyye, kuvve-i hafıza, kuvve-i tahayyül gibi kuvvetleri ve beyinde tekabül ettiği bölgeleri verir İBDA Mimarı. Ölüm Odası adlı eserinde de, şimdiye kadar hiç ele alınmamış bir genişlikte açmaya devam ediyor bu hususları. Devam:

* Kalem: Kalem-i âlâ, kalb, âzâ, cüz’î akıl.

* Sicil, dosya, kitap: Levh-i mahfûz, ümmü’l-kitab, levh-i tabiat, cisim ve beden kâğıtları.

* Kadı: Adl, adalet.

* Vergiler, cibâyât, gelirler: Ameller, nefsin kazandığı vasıflar.

* Ferman, tevkî’, tezkire: Havâtır.

* Düşman: İblis, şeytan, hevâ, kuvve-i vâhime.

* Düşmana gönderilen elçiler: Zekâ, şecaat, vefa, diyanet, ilim, havf, recâ.

* Düşmandan gelen elçiler: Hırs, kibir, kizb, hıyanet, gadr, korkaklık, cimrilik, aptallık, cehalet.

* Ordular: Arşı taşıyan melekler, erkân ve evtâd, dört unsur, dört tabiat.

* Düşmanın geldiği cihetler: Sağ, sol, arka, ön. (Herbirine sırasıyla, havf, recâ, tefekkür ve ilimle karşı konulmalıdır.)

Batı’da Hermetik gelenek adı verilen ve İdris Aleyhisselâm’a dayanan hikmetler, Batı tefekkürünü derinden etkilemiştir. Mitolojilerde ve sanatta karşılığı vardır. Ve okültizm adı verilen büyü felsefesinde izleri... Bunun yanında astroloji; ama uyduruk, yani bugünkü sosyetenin itibar ettiği seviyedeki değil, bir tür kâinat muhasebesi, aynı zamanda insanın mânevi dönüşümünü, nefsinin tezkiye ve kalbinin tasfiye olması anlamında altınlaşmasını temsil eden beşerî simya, bir tür tıb mevzuu; ayrıca eşyanın sırlarına vâkıf olma… Bunlar Hermetik ilimler kategorisine girer Batı’da.

Konferansımızın başlığında “ruh ve beden düalizmi” ibaresi var. Düalizm, ikilik demek. Aslında bütün bir hayatın kendisinde böyle bir düalizm mevcuttur. Bu düalizm, çeşitli semboller üzerinden farklı alanlarda, farklı yerlerde yoruma ve tatbike mevzudur. Fakat bunun aslî temeli İslâm’da olarak Güneş ve Ay metaforlarıdır. Kur’ân-ı Kerim’de, “Güneş ve Ay Allah’ın iki delilidir” âyeti vardır. O âyetin işarî mânâları üzerinden yürür Mirzabeyoğlu. Zaten klasik tasavvuf kaynaklarında da bulunmaktadır bu semboller.

Kâinatın kuvvetlerinde bu düalite vardır. Önce Şeriat’tan yola çıkarak anlatayım; bütün bir hayat, Hak ve bâtılın savaşı üzerine bina edilmiştir. İlk insan olan Hazret-i Âdem’in, hatası sebebiyle dünyaya sürülmesi, ilk krizi başlatan hadisedir. Yani insanın, aslî vatanı olan Cennet’ten sürülmesi, uyumsuz olarak yaşayacağı “sefillerin sefili” âlemle olan çatışmasının başlangıcıdır. İlk kaos, ilk anarşi budur aslında. Bu, insanoğlunun imtihan sırrındandır. Fransız edebiyatında da vardır bu, varoluşçuluk felsefesinin temelinde de... Baudelaire’in Albatros şiirinde geçer, Mirzabeyoğlu’nun Gölgeler adlı romanından hatırlarsınız; “Yeryüzüne sürülmüş yuhalar içinde” mısraı… Batı edebiyatında buna benzer daha örnekler mevcut. Hristiyanlıkta da, Pavlus’tan intikâl etmiş olarak, “aslî günah doktrini” diye geçer. İnsanın doğuştan günahkâr sayıldığı Hristiyanlıkta, babadan oğula geçen mevrus günah doktrini, Pavlus’un İseviliğe sonradan sokuşturduğu, hakikati İslâm’da olan “Hazret-i Âdem’in hatası” mevzuunun sapıkça yorumudur. Fakat hikmet plânında Batı felsefesine, edebiyatına filân intikâl etmiştir. Hattâ ateist felsefelere bile… Varoluşçu felsefelerin birçoğu ateisttir. Buna rağmen, insanın yeryüzüne sürülmüşlüğü, bir kopuş, bir yabancılaşma içinde bu dünyaya ait olmadığı ve bu dünyayla uyumsuz yaşadığı meselesi sürekli işlenir. Marksizm’de bile yansımaları bulunmaktadır.

Mevzuyu dağıtmayalım; düalizmin aslı, Hak ve Bâtıl düalizmidir. Bu da insanın kendi içinde ruh ve nefs düalizmi, krizi, çatışması biçiminde karşılık bulur. Müslümanın aslında bütün bir hayatı, bütün bir mücadelesi, ruhuyla nefsi arasındaki mücadeledir. Bize dış dünyadan korku, vehim, endişe objesi şeklinde görünen her türlü uyaran yahut İslâm dışı teklif biçiminde görünen, nefsimizin temayül gösterdiği her şey, aslında bizim nefsimizin bir nevî yansımalarıdır. “Sübjektif dış dünya gerçekliği” diye geçer İBDA Külliyatında. Dış dünyayla yaşadığımız çatışma, yine ruhumuz ve nefsimizle yaşadığımız çatışmadır aslında. Hegel felsefesi bundan mülhem tez-antitez-sentez diyalektiğini ortaya koymuştur. Oradan Marksizm’e temel teşkil etmiştir. Doğu bilgeliklerindeki yansımasına gelince; Tai Chi sembolü denir buna. Daire içinde iki zıt kutbu temsil eden ve birbirinden yılankavî sınırla ayrılan yahut birleştirilen siyah ve beyaz yarım daireler… Siyah yarım daire, Yin adını taşır ve dişidir; münfail unsuru, menfîyi, geceyi, egoyu, bedeni ve maddeyi temsil eder. Beyaz yarım daire ise Yang diye isimlendirilir ve erildir; fail unsuru, müsbeti, gündüzü, egoya yani nefse nisbetle ruhu, ayrıca da bedene ve tabiata/maddeye nisbetle ruhu temsil eder. Gördüğünüz gibi sözkonusu düalizm, geçmiş peygamberlerden intikâl etmiş hikmetler hâlinde, en sapkın görüşlere bile yansımıştır. O sapkın görüşler, buradan hareketle kendilerine göre bir modelleme yoluna gidebilmişlerdir. Taocu felsefeyi incelediğiniz zaman görürsünüz; tıbtan, spora ve astrolojiye kadar her alanda Tai Chi sembolündeki Yin-Yang düalizmi, temel disiplin olarak alınır. Yemek kültürleri bile, bedenî ve ruhî bünyelerini dengede tutabilmek maksadıyla, Yin unsuru ağırlıklı olan sebze ve meyveler, Yang unsuru ağırlıklı olan sebze ve meyveler biçiminde yapılan tasnife göre şekillenmiştir. Ama bahsettiğim gibi, aslı Hak ve bâtıl, ruh ve nefs, ruh ve beden çelişkisi olarak İslâm’dadır. Bunun sembol olarak Salih Mirzabeyoğlu’nun son eserlerindeki karşılıkları da Ay ve Güneş’’tir. Ay erkektir, Güneş işe dişidir. Mirzabeyoğlu, ilk bakışta bunda bir terslik var gibi gözükür, der. Güneş, merkezde ve ışığı kendinden olduğu hâlde, eril unsuru temsil etmesi gerekiyor gibi görünürken, dişi mahiyette!.. Batı’da, Hermetik gelenekte terstir nitekim. Dilbilimci Walter Porzig’in kafası bu yüzden karışmıştır. Biliyorsunuz daha çok Sâmi ve Hint-Avrupa dil ailesine ait bazı dillerde, kelimelerin dişi ve erkekleri bulunduğu gibi, fiillerde de dişi ve erkek çekimler ayrı ayrı olur. Arapça’da, güneş mânâsına gelen Şems kelimesi müennes, yani dişidir. Almanca’da güneş mânasındaki Sonne kelimesinin de dişi olması, Walter Porzig’in kafasını karıştırmıştır. Batı’da Ay dişi, Güneş ise erkek olarak tavsif edilir çünkü.

Bu resimde (Resim-1), tasavvuftaki “insan Âlem’in nüshasıdır” hikmetini hatırlatan İnsan-ı Kâmil ve Kâinat iç içeliğini görüyorsunuz. Resimdeki Ay ve Güneş, bütün bir kâinatı oluşturan eril-fail ve dişi-münfail unsurların sembolleridir. Kelimelerde, tabiatta, insanda, her yerde fail ve münfail unsurlar, böyle bir düalizm mevcuttur. Burçlar da mevcut bu resimde. Salih Mirzabeyoğlu’nun, Ölüm Odası’nda insan bedeni üzerinde burç lokasyonlarına zaman zaman atıfta bulunduğunu biliyorsunuz. “Adlî tıb dava tezi” klişesi üzerinden yeni bir tıb ilmi kuruyor. Hem bedeni koruyucu ve iyileştirici anlamda, hem de psikoloji, yani ruhî anlamda koruyucu ve tedavi edici bir tıb modeli… Tıbbın onun yaptığı açılımlar içinde daha da geniş anlamları var tabiî. Bunun için de, yıldızlardan tutun zaman dilimlerine ve gıdalara kadar, aralarındaki mânâ yahut illiyet bağını ortaya koyan ipuçları veriyor. Henüz mevzulara kapsamlı bir şekilde vâkıf olamadık. Ben de sizlere, anladığım kadarıyla, genel hatlarıyla, ana iskeleti itibariyle izah etmeye çalışıyorum. Tefrikalar hâlinde hâlâ devam eden ve inşallah devam edecek olan Ölüm Odası isimli eserinin girişinde, ona bitişik önceki eserleri için de geçerli bir husus olarak Mirzabeyoğlu’nun, “İmâm-ı Rabbanî’den, Esseyyid Abdülhakîm Arvasî’ye gelen çizginin mânâsının, Hazret-i İsâ’ya bitişikliğinde tecelli eden bir berzahta yol alıyoruz” tarzında bir nitelendirmesi var. Hazret-i İsâ’nın mucizesi neydi? Tıb mucizesi!.. Sadreddin Konevî Hazretleri, zannedersem Fatiha Sûresi’nin Tefsiri adlı eserinde, Hazret-i İsâ’nın, ikinci gelişinde, bu kez kalplerdeki marazları tedavi edeceğini söylüyor. Muhammedî Şeriat üzere gelecek, malûm. Bu da bizim için bir ipucu olsun. Bilhassa son yazdığı eserlerde, tıb kavramı üzerinde, etimolojik ilgileri üzerinden de epey tafsilata girer Mirzabeyoğlu. Yani koruyucu ve tedavi edici tıb mânâsı kastedildiği gibi, geniş mânâları itibariyle başka birçok alanı da kapsıyor. Tafsilatına girmeyeyim şimdi.

(Bahattin Yeşiloğlu-Kâinat insanda mı toplu oluyor yani?)

Evet. Ortaçağ Hermetik metinlerinden buraya aldığımız bu resimde de (Resim-1) görüldüğü gibi bütün bir kâinat, maddî bakımdan insanın bedeninde topludur. Ruhî kuvvetler olarak da, insanın ruhunda topludur. İnsandan kastedilen ise kâmil insan tabiî. Az önce de bahsettiğim üzere böyle bir eşleşme var. Salih Mirzabeyoğlu bu eşleşmeleri, kendi fikir sisteminin sembolizmi içinde çok daha muazzam çaplara kadar genişletiyor. Kaba bir şematizasyon yoktur Mirzabeyoğlu’nun eserlerinde. Yepyeni bir İslâm medeniyeti kurulacak, bütün ilimler İslâmî formasyonda yeniden yazılacak inşallah diyoruz ya; o medeniyetin yeniden yazılacak ilimlerinin temel hareket noktalarını, ipuçlarını verir eserlerinde. Doğrudan doğruya şablon veya formül vermez. Tafsilatına girmeyecektim ama söyleyeyim; tıb ilmi diyoruz; meselâ tıb kelimesinin iştikak kıvrılışlarında tabiât mânâsı da bulunmaktadır. Fizik, tabiat demektir Yunancada. İşte fizik ilmi; İslâmî bir fizik yazmanın da ipuçlarını veriyor. Kimya, biyoloji vs. derken tıb kelimesinin tabiat mânâsının genişliğince, alanlar da genişler.   

     

Aylık Dergisi 161. Sayı

Son Güncelleme: 09.03.2018 13:39
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.