banner65

Burak Çİleli: Hegel usta bir "kopyacıdır"!

Batılı idealist filozofların materyalizme reddiyesi çok komik olmuştur. Çok havada kalmıştır. Bu da materyalistlerin işine gelmiştir. Yani materyalizme, sahici anlamda “idealist” ve ruhçu bir reddiyeyi, ilk Salih Mirzabeyoğlu yapmıştır. İBDA’ya aşina olmayanlar açısından çok iddialı bir ifade gibi görünebilir belki ama, bilhassa İBDA Külliyatını, “Madde Nedir?”i merkeze alarak Batı ile karşılaştırmalı okuduğunuzda, kendiniz bizzat göreceksiniz; maddenin de, maddeci felsefenin de, gerçek anlamda sonuna kadar kritiğini yapan tek eserdir İslâm düşünce tarihinde. 20. Yüzyılı ve yakın öncesini çok etkilemiştir materyalizm.

Burak Çİleli: Hegel usta bir "kopyacıdır"!

Batılı idealist filozofların materyalizme reddiyesi çok komik olmuştur. Çok havada kalmıştır. Bu da materyalistlerin işine gelmiştir. Yani materyalizme, sahici anlamda “idealist” ve ruhçu bir reddiyeyi, ilk Salih Mirzabeyoğlu yapmıştır. İBDA’ya aşina olmayanlar açısından çok iddialı bir ifade gibi görünebilir belki ama, bilhassa İBDA Külliyatını, “Madde Nedir?”i merkeze alarak Batı ile karşılaştırmalı okuduğunuzda, kendiniz bizzat göreceksiniz; maddenin de, maddeci felsefenin de, gerçek anlamda sonuna kadar kritiğini yapan tek eserdir İslâm düşünce tarihinde. 20. Yüzyılı ve yakın öncesini çok etkilemiştir materyalizm.

fazıl duygun
fazıl duygun
15 Nisan 2018 Pazar 11:32
857 Okunma
Burak Çİleli: Hegel usta bir "kopyacıdır"!
banner66

Araştırmacı Yazar Burak Çileli'nin Aralık 2016'da Anakara'da verdiği konferansın 2. Bölümünü, kaçıranlar ve katılamayanlar için tam metnin olarak yayınlıyoruz!

İBDA FİKRİYATINDA RUH VE BEDEN DÜALİZMİ-2

Burak Çileli

"Bir ve Bin..."

Salih Mirzabeyoğlu’nun “Madde Nedir?” adlı eserinde, slaytını gördüğünüz “Bir ve Bin” adlı bölümden bazı satırları aktaracağım. Bu bölümdeki ebced tablosu çok önemlidir. “Madde Nedir?” adlı eserinin alt başlığı, “Maddenin Kritiği”. Madde kavramına, Eski Yunan’dan başlayarak Marksizm’e kadar farklı anlamlar yüklenmiş, farklı nitelemelere mevzu olmuştur. Onların kendi içinden idealist, spiritüalist filozoflar da, yine idealizm ve spiritüalizm anlayışları üzerinden maddeye yorum getirmişler veya maddeci görüşlere karşı reddiye sunmuşlardır. Meselâ filozof piskopos Berkeley, bunlardan birisidir. İdealist filozofların atası zaten Eflatun’dur. Bütün bir maddî âlemin, her şeyin aslının ideler âleminde olduğunu, içinde yaşadığımız görünüşler âleminin, fenomenler âleminin, maddî âlemin, aslında o ideler âleminin başarısız, eksik ve hatalı kopyaları olduğunu, insanların bu eksik ve hatalı kopyalar üzerinden aslî idealar, yani fikirler âlemine ermesi gerektiğini savunur. ”İdea”nın Grekçe’de görmek mânâsı vardır; Latince’de de “video” olarak geçer. Tasavvufta, ihsan mertebesi veya müşahede makâmı olarak geçer. Müşahede, görmek demektir Arapça’da.

Lenin’in, “Materyalizm ve Ampiryokritisizm” adında bir kitabı var. 1905 senesinde bir Bolşevik ayaklanması oluyor Rusya’da. Çar’ın askerleri tarafından şiddetle bastırılıyor. Başarısızlıkla sonuçlanıyor ayaklanma. Aydınlar, entelektüeller, bundan sonra kendi aralarında bir takım tartışmalara giriyorlar. O dönemde, Avusturyalı Ernst Mach adında bir fizikçi var. Yarı fizikçi, yarı filozof… O dönemlerde zaten onların çoğu filozoftu bir bakıma. Materyalizm dediğimiz görüş… Felsefede, varlığın ilk prensibini arama meselesi vardır. Varlığın kökenini tek bir şeye indireceksiniz ki, o indirgediğiniz şey de ezelî, ebedî, sınırsız gibi üstün, adetâ ilahî sıfatlar taşısın. Bizdeki karşılığı bunun, Nur-u Muhammedî’dir; yaratılış bahsinde… “Allah ilk olarak kendi nurundan Nur-u Muhammedî’yi yarattı” diye geçiyor. Ondan sonra bu nur, dörde bölünüyor; ilk parçasından Kalem, ikincisinden Levh-i Mahfuz yaratılıyor. Üçüncüsünden Arş… Dördüncü parça da dörde bölünüyor. İlkinden Arş’ı taşıyan melekler, ikincisinden Kürsî, üçüncüsünden öbür melekler yaratılıyor. Dördüncü parça yine dörde bölünüyor. Gökler, yerler, cennet, cehennem vs. derken, Nur-u Muhammedî’den bölünmelerle böyle bir kademeli yaratılış sözkonusu. Bizim kozmogonimizin bir açıklaması da budur. Başka İslâm âlimlerinin başka tür açıklamaları da var, ayrı dava.

"Materyalizme, sahici anlamda “idealist” ve ruhçu bir reddiyeyi, ilk Salih Mirzabeyoğlu yapmıştır"

Materyalistler ise, yaratıcı filan yoktur diyorlar. Herşeyin kökeninin, ilk prensibinin madde olduğuna inanıyorlar. Bunu da, o dönemin ilmî verilerine mahsus bir şekilde, “atomun parçalanamazlığı” görüşü üzerine bina ediyorlar. 1905 ayaklanması başarısız olunca, o zamanın Marksist entelektüelleri, tartışmaya başlıyorlar. Çünkü tarihî materyalizmde kendine has bir kadercilik, bir tarihî zorunluluk görüşü vardır. Nasıl ki biz, âyette geçtiği gibi, “Kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır” diyorsak, onlar da paralel olarak, “madde, devinimlerinin nihayetinde, düşünce plânında en mütekâmil düşünce olan materyalist düşünceye varacak, sosyal plânda da komünist topluma ulaşacak” diyorlar; ilkel dönem, köleci dönem, feodal dönem, kapitalist ve sosyalist dönemlerden sonra… 1905 ihtilâl teşebbüsü başarısız olunca, Fizikçi Ernst Mach’ın görüşleri üzerinden eleştirmeye veya tartışmaya başlıyorlar. Çünkü o dönemde atomun parçalanabildiği ve parçalardan müteşekkil olduğu meydana çıkmaya başlıyor. Dolayısıyla, atomun bölünemezliği üzerine kurulmuş materyalist felsefenin durumu; temel çökünce, bina da çökmeye başlıyor. Bu tabiî, Marksistleri muazzam derecede rahatsız eden bir gelişme. Buna cevap verme noktasında Lenin, “Materyalizm ve Ampiryokritisizm” adında bir kitap yazıyor. Güzel de bir eserdir; fizik klasikleri arasında yer alır. Buna kendince bir cevap veriyor diyeyim, tafsilata girmeyeyim. Çünkü kapsamlı mevzular… O esere de, o eserde savunulan tezlere de, Salih Mirzabeyoğlu’nun “Madde Nedir?” adındaki kitabında göndermeler var. Ayrıca şunu da söyleyeyim; Batılı idealist filozofların materyalizme reddiyesi çok komik olmuştur. Çok havada kalmıştır. Bu da materyalistlerin işine gelmiştir. Yani materyalizme, sahici anlamda “idealist” ve ruhçu bir reddiyeyi, ilk Salih Mirzabeyoğlu yapmıştır. İBDA’ya aşina olmayanlar açısından çok iddialı bir ifade gibi görünebilir belki ama, bilhassa İBDA Külliyatını, “Madde Nedir?”i merkeze alarak Batı ile karşılaştırmalı okuduğunuzda, kendiniz bizzat göreceksiniz; maddenin de, maddeci felsefenin de, gerçek anlamda sonuna kadar kritiğini yapan tek eserdir İslâm düşünce tarihinde. 20. Yüzyılı ve yakın öncesini çok etkilemiştir materyalizm.

Muhyiddin-i Arabi Hazretleri, İmam-ı Rabbani ve Salih Mirzabeyoğlu...

 “Madde Nedir?”deki “Bir ve Bin” adlı başlık… Bir, aynı zamanda İslâm alfabesinin ilk harfi olan Elif’in ebced değeridir. Bin’in ise, Arapça’daki karşılığı elf’dir. Bu irtibatlar üzerinden cümleyi yeniden kurarsak, “Bir ve Bin”, “Elif ve Elf”e tekabül ediyor. Dikkat ederseniz, Elif ve Elf’in telaffuz olarak benzerliği var. Bir’in yani Elif’in vahdetle-tevhidle alâkası mevcut; Bin’in yani Elf’in ise kesretle-çoklukla

Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri, kesrette vahdeti yani tevhid akidesini çoklukta, kesrette ispatlayan… Aynı zamanda, Bin’e mahlûk âlemi, halk âlemi dersek, Bir’e de Hakk dersek; halk âleminde Hakk’ın tecellilerini ispatlamak… Halk âlemi, eser âlemi olarak da tavsif ediliyor İBDA Külliyatında. Eser âleminin halk edicisi de müessir-Allah olduğu için, Bin’de Bir’i görmek, eserde müessiri görmek mânâsına geliyor. Salih Mirzabeyoğlu’nun hüviyetini-kimliğini mecazî olarak vasıflandıran Takdim Yazısı’nda da zaten, Kaptan Kusto için -aslında Salih Mirzabeyoğlu için-, “tabiat denilen yaratıklar âleminin sırlarını denizlerde arayan ve deniz içi hayatı kurcalayan ilmî bir tecessüs sahibi” tarzında bir tarif sözkonusu.

Yani eserde müessirin sırlarını kurcalayan… Salih Mirzabeyoğlu’nun kimliğinde Muhyiddîn-i Arabîmizacının ağır bastığının mecazî ifadesidir bu. Çünkü İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin meşrebi, müessirden esere doğrudur; Hakk’tan halkadır. Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’ninki ise eserden müessire, yani halktan Hakk’adır. Dolayısıyla, Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin yazdığı eserler; bilhassa Fütûhât-ı Mekkiyye, bütün bir âlemi, bütün bir varlığı oluşturan tek tek unsurların bâtınî arka plânlarıyla beraber, sırrî yönleriyle beraber, bir yönüyle ansiklopedik bir eser mahiyetindedir. İslâm dünyasında fazla rağbet görmedi ama Batı’nın, özellikle Rönesans döneminden itibaren, Fütûhât-ı Mekkiyye’yi parça parça yağmalayıp, felsefe ve sanat ekolleri, buluşları, icatları, büyük çoğunlukla bu eserden istifade yolludurBu, benim değil Salih Mirzabeyoğlu’nun tesbitidir. Ben bunu, Fütûhât tercüme edildikten sonra, okurken gördüm. Tarihî materyalizm denilen felsefenin dahi, Fütûhât-ı Mekkiyye’deki bazı fasıllarda geçen mevzuların bire bir şablon hâlinde alınıp, kelimelerin tadil edilerek materyalist bir yoruma tâbi tutulmasıyla ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Tabiî, evvelinde Hegel var. Halbuki İslâmî zaman tefekküründeki “topyekûn zaman ve mekân, Hakikat-i Muhammediyye’nin taayyününden ibarettir” hikmetinin seküler bir yorumudur materyalist tarih felsefesi. Hem Marx-Lenin kütüphanesinden okurken hem de Fütûhât-ı Mekkiyye’nin ilgili bahislerine göz gezdirirken görmüşümdür bunu.

Bir ve Bin”... Plotinos felsefesinde de vardır bu. Aslı tasavvuftadır bu mevzuun. Halk âlemi, topyekûn varlık, aslında ulvî âlemdeki Küllî Ruh’un kendini açmasıyla, kendini gerçekleştirmesiyle, alçaltmasıyla, taayyünü ve tebeyyünüyle oluşmuştur. Bu mevzuun aslı İslâm tasavvufunda, özellikle de Muhyiddîn-i Arabî Hazretlerindedir. Batı’da da, Eski Yunan’da, Neo-Platoncu, yani Yeni Eflatuncu felsefededir. “Bir ve Bin” tablosunu iyi anlayabilmeniz için karşılaştırmalı olarak okumanızı tavsiye ederim. Batı’daki bu çizginin zamanımıza en yakın ve kapsamlı temsilcisi Hegel’dir. Hegel hakkında Üstad Necip Fazıl “muhteşem bir kafa” diye bahseder; neredeyse bütün bir hayatı açıklamaya dair bir külliyat ortaya koyma çabasına girişmiştir. Marksizm de zaten, onun daha kaba ve ekonomik indirgemeci yorumudur.

"Hegel'in felsefesi Vahdet-i Vücud'a dayanır..."

Hegel’in felsefesi, dediğim gibi, Vahdet-i Vücud’a dayanır. Bütün varlık ve zaman, Hakikat-i Muhammediyye’nin taayyünüdür. Sivri ucu yukarıda olan bir üçgen tasavvur edin. Üçgenin tepesinde  Muhammedî Hakikat var. Buna Küllî Ruh, yahut Akl-ı Küll de diyebiliriz. Hegel ise Geist demiş. Hani Kusto-Kust diyoruz ya, bakın; “ortak sembol”...

Yani Alman idealist felsefesine, Hegel’e yahut Marksizm’e aşina olan insanlar da İBDA dilini anlayabilsinler diye Salih Mirzabeyoğlu, Kaptan Kusto üzerinden kendi kimliğini ve fikir sistemini vasıflandırıyor. Bütün bir kâinatın idaresi, İnsan-ı Kâmil üzerindendirAllah, Âlemi, İnsan-ı Kâmil vasıtasıyla yönetir. Kâinatın o dönemindeki müceddid-kutup kim ise, o dönemdeki siyasî, sosyal ve hattâ ekolojik hadiseler dahi aslında onun ruhaniyetinin yansımalarıdır. Onun tasarrufu altındadır. Buna Hegel, “zamanın geisti” diyor; zamanın geistinin temsilcisi... Kendisi Napolyon döneminde yaşıyor. Napolyon’un fatih bir aksiyon ve devlet adamı olduğunu biliyorsunuz. Napolyon’un bir geçit törenini seyrettikten sonra evine giden Hegel, “bugün dünya geistini Jena sokaklarında, atın üstünde gördüm” diyor. Bu, İslâm tasavvufunda Mehdî Muhammed’e, zamanın kutbuna, Küllî Ruh’un yani Geist’in temsilcisine çıkar. Hegel bunu neredeyse bire bir almış, kendi sistemine aplike etmiştir.

Plotinos’a göre topyekûn varlık, Bir’in südûrudur. Evvelâ “nous” südur etmiştir Bir’den. “Bir ve Bin” başlıklı bölümden:

“İster tümdengelim, isterse tümevarım şeklinde olsun; teoriden pratiğe veya pratikten teoriye doğru, düşünüş ve varlık birbirinin aynı mıdır, değil midir? Bu teorik veya pratik felsefe için, yâni bunların bütün nitelenişleri için en temel bir problemdir.”

"Mutlak Fikir mertebesi..."

Bu bölüm, Marksist birikime de hitap eden bir şekilde yazılmıştır. Hegel’in en temel eseri, şaheseri “Tinin Görüngübilimi” ismiyle tercüme edilen “Ruhun Fenomenolojisi-Hadiseleşmesi”dir. Tohum ve ağaç diyalektiğine atıfta bulunarak anlatırsam, Küllî Ruh veya Hakikat-i Muhammediyye, ulvî âlemde, topyekûn varlığı, hem düşünüş-teori bakımından hem de pratik bakımdan kendisinde ihtiva eden bir tomurcuksa, bütün bir Âlem, o tomurcuğun açılımıdır. Ters ağaç gibi düşünün. Gerek şeyler, gerekse hadiseler olarak, varlığı kendisinde icmâlen barındıran bir tomurcuktur Bir, yani Küllî Ruh mertebesi; yahut Hegel’in ifadesiyle, Geist mertebesi. Veya yine Hegel’in ifadesiyle, “Mutlak Fikir” mertebesi. Bir olan Ruh-Geist, ulvî âlemden basamak basamak taayyün ve tebeyyün ediyor, alçalıyor ve açılımlanmaya başlıyor. Buradan, varlık tabakaları; madde, bitki, hayvan, insan ve hadiseler... Bu şekilde bir kâinat modeli... Etimolojisine kadar gireceğim için üzerinde bu kadar duruyorum mevzuun. “Ruhun Hadiseleşmesi” adlı eser çok önemlidir bu bakımdan. Salih Mirzabeyoğlu’nun bütün eserlerini anlayabilmeniz için Hegel’i, Hegelci filozofları ve onlar hakkında yazılmış kitapları, tasavvuf kaynaklarıyla beraber mutlaka okumanız gerekir.

(Enes Duymaz-Tez, antitez, sentez diyalektiği, Hegel’e ait herhâlde...)

Hak ve bâtıl meselesi... Ruhun hadiseleşmesi, aynı zamanda tez’in antitezleşmesidir. Ruh, hadiseleşirken veya maddeleşirken, kendi zıttına dönüşüyor. Buna, öteki-varlık’ı der Hegel. Madde, ruh’un öteki-varlık’ıdır. Ulvîlikten süflîliğe inerken, aynı zamanda da kendi zıttına dönüşüyor; tez, antitezleşiyor. “Bir ve Bin” başlıklı bölümden devam:

“Malûm; pratik, ruhîlik nitelemesi içindeki düşünceleri de kapsar. Zaten insanın düşünme faaliyeti ve neticesi de odur. Teori ve pratik nitelemesinin, kullanıldığı yere ve maksada nisbetle anlaşılması gerektiğini hatırlatalım.

“Aynı” nitelemesi üzerinde durmak üzere bildirelim ki, hakikat ve gerçek ilgisi içinde, varlık ve düşünce birbirinin aynıdır... Düşünüş ve varlık birbirinin aynı olarak ele alınmadıkları takdirde de şüphesiz, pratik birçok hâllerde bir teorinin doğruluğunu -pratikle kurulan teorinin doğruluğunu- teyid edecek bir vasıta olacaktır; fakat bu da ancak ONUN DIŞINDA BAŞKA BİR HAKİKAT KISTASININ BULUNMASIYLA mümkün olur; yoksa o hakikatin kıstası olamaz.” 

"Ruhun hadiseleşmesi

Şimdi bu okuduğum, ağır bir metin. Felsefeye, bilhassa Hegel’e ve Marksizm’e çok derin girmeniz gerekiyor. Bir de; işte burada teori diyor meselâ. Epistemoloji mevzuundan pay almanız gerekiyor. Pratik diyor. Ontolojiden de pay alınmalı. Bu mevzulara karşılaştırmalı olarak girmeniz gerekiyor. O yüzden çok fazla izahına giremeyeceğim. Ama şunu söyleyeyim; ruhun hadiseleşmesi, Bir’in Bin’leşmesi, fikrin-ideanın hadiseleşmesi, teorinin pratikleşmesi, eril unsurun dişileşmesi, ruhun nefsleşmesi, ruhun-nefsin kabuk tutarak bedenleşmesi anlamlarına da geliyor. Tasavvuf bahislerinde vardır bu; okuyacağız birazdan. Divan edebiyatında ve Eflatun felsefesinde de vardır. Ruh’un aslî vatanı, ulvî âlemde Küllî Ruh mertebesiyken, ait olmadığı bir dünyaya sürülüyor. Sürüldüğü dünyadaki sürgün mekânı da, zindanı da beden. Bedene iliştiği ândan itibaren de, aslında ruh idealar âlemine âşıkken, aşağı âlemi istemiyorken, bedene zorla iliştirilmesinden dolayı, beden üzerinden süflî âleme temayül göstermeye, süflî isteklere sahip olmaya başlıyor ve kirleniyor. “Ruhun hadiseleşmesi”ndeki “hadiseleşme”ye, etimolojik bir kaydırma yaptığımızda, “hadesleşme” mânâsı çıkar; kirlenme, pislenme yani... Ruh, alçaldıkça bir katman kabuk tutuyor. Buna nefs diyoruz. Nefs de alçaldıkça, bir katman daha kabuk tutuyor; beden diyoruz. Ruhun nefsleşmesi ve maddeleşmesi-bedenleşmesi... Zaten bedenimiz, süflî âlemin unsurlarından yaratılmıştır. Bunun hikmetleri var tabiî, bu da ayrı dava. Devam:

Mirzabeyoğlu, Hegel’in icadı olan “mutlak fikir” kavramına hangi mânâyı yüklüyor?

En kestirme ifâdeyle, eşya ve hâdiseyi ruhun -mutlak fikrin- gerçekleşmesi olarak gören ve nihayet insan şuurunda tekrar onun ide hâline dönüşünü tasvir eden Hegel, netice olarak bunun, varlık ve oluş tarihi içinde bulunan bir tarih felsefesi olduğunu söyler; diyalektiğinin ilkelerinin bundan çıktığını ve buna nisbetle düşünülmesi gerektiğini. Marks ve Engels de, onun diyalektiğini, düşünceden eşya ve hâdiseye sarkma yerine, tabiatın diyalektiğinden başlayarak toplumu yöneten ilkelere kadar, maddeden düşünceye ve tekrar maddeye doğru... Şöyle veya böyle, iş, düşünce ve varlık birbirinin aynıdır veya varlık ve düşünce birbirinin aynıdır meselesine çıkar. Yukarıda altını çizdiğimiz temel problem, meselenin insan düşüncesi içinde ele alındığı ve varlık’ın da bu çerçevede değerlendirildiği şart için geçerlidir; her iki felsefeyi de aynı çıkmazda yakalar. Hegel’in diyalektiğinde “mutlak düşünce-ruh”, bir bedahet olarak kabulle bizim aynen kullanacağımız bir “ifâde” olsa da, kendi başına kaldığı zaman “mücerret-havada” ve ucu açık bir mahiyet arzeder.”

Yani Hegel, “mutlak fikir” diyor, “mutlak ruh” diyor. Salih Mirzabeyoğlu bu kavramları alıp kullanıyor. Demiştim ya, âşinâ olunan kalıplar üzerinden âşinâ olunmayan mânâları verir Salih Mirzabeyoğlu. Ama boş form olarak alır o kalıpları; muhtevasıyla beraber taşımaz buraya. O formların içini, kendisi İslâmî muhtevayla doldurur. Pekiyi, Salih Mirzabeyoğlu, Hegel’in icadı olan “mutlak fikir” kavramına hangi mânâyı yüklüyor?

(Enes Duymaz-İslâm.)

"Mutlak Fikir; İslâm'dır..."

İslâm. Çünkü iyi, doğru ve güzel diye geçiyor ya İBDA Külliyatında. Bu kavramların hepsi, düşünce tarihinde tartışma mevzuu olmuştur. İyi, Eski Yunan’dan bugüne, çeşitli felsefî ekollerce muazzam çaplarda ele alınmış bir ide’dir. Doğru da öyle; ilmî doğruluk vardır, ahlâkî doğruluk vardır, bunun hukuktaki karşılığı vardır, hakikat ile örtüştüğü yerler vardır. Aynı şekilde güzel idesi de, estetik ile alâkalıdır. Güzel’in, doğru ve iyi ile akrabalığı da bulunmaktadır. Buradan, ciltler dolusu, binlerce senelik bir birikim ortaya çıkmıştır Batı’da. Salih Mirzabeyoğlu, “Doğruyu mu istiyorsun? Allah ile Resûlünün bildirdiği... Güzeli mi istiyorsun? Allah ile Resûlünün gösterdiği... İyiyi mi istiyorsun? Allah ile Resûlünün öğrettiği...” diye sathî bir bakışla tekerleme gibi gelen bu sözlerinde, aslında tekerleme söylemiyor. Doğru, güzel ve iyi, Batı felsefe tarihinde muazzam tartışma, niteleme ve fikrî ekol açılımlarına mevzu olmuş idelerdir. Temel idelerdir. Bu temel idelerin mutlak normları İslâm’da mevcuttur. Yani Kur’ân ve Sünnet’te vardır diyor Mirzabeyoğlu. Bu anlamda “mutlak fikir” İslâmdır, diyor. Mutlak fikrin gerçekleşmesi de, İslâm’ın gerçekleşmesidir. İster buna, Kur’ân’ın hâdiseleşmesi deyin, ki Hadis’tir. Kur’ân’ın hâdiseleşmesi; Kur’ân’ın Hadis’leşmesi... Kur’ân’ı teori olarak alırsak, Allah Resûlü’nün Hadis ve Sünnet’i, onun pratiğidir; pratiğin teorisidir. Teorinin pratikleşmesi dedik az önce. Aynı şablon oraya da uyarlanabiliyor işte. Aynı zamanda “Mutlak Fikir”e, Hakikat-i Muhammediyye yahut Hakikat-i Ferdiyye de diyebiliriz. Salih Mirzabeyoğlu, “Bütün Fikrin Gerekliliği”, “İbda Diyalektiği” ve tek ciltlik “İnsan” gibi birçok eserinde, Küllî Ruh’un farklı isimlerinin tablosunu verir. Bunlar çok merkezî mevzulardır. Mutlak Fikir ile, Hakikat-i Muhammediyye ile, Hakikat-i Ferdiyye ile alâkası bulunmaktadır Küllî Ruh’un isim tablosunun. Ezberciliğe karşıyımdır ama bu istisna; bu tabloyu duvarınıza yazıp ezberlemenizi tavsiye ediyorum. Çünkü temeldir İBDA Fikriyatında. Küllî Ruh’un, Akl-ı Küll, Akl-ı Evvel, Şems-i Bâtın-Bâtın Güneşi -Güneş metaforunu hatırlayın!-, Âdem-i Mânâ, Menşe-i Ervâh gibi isimleri bulunmaktadır. Niye farklı farklı isimleri var? Çünkü Hegel’de “geist” veya “mutlak fikir” diye nitelenmiş varlık katmanının, meselâ Jung psikolojisindeki karşılığı, üç aşağı beş yukarı, “müşterek şuuraltı”dır. Hegel bunu “mutlak ruh” diye de isimlendirmiş. Jung da, bütün insanlık tarihinin hatıralarının insanın özünde, fıtratında toplu olduğu, şuurun en dip katmanıdır demiş “müşterek şuuraltı”na. Meselâ Hegel felsefesindeki “mutlak ruh” ile irtibat kurabiliyoruz ama “müşterek şuuraltı” bahsine uyarladığımız zaman, nasıl bir etimolojik zenginlik üzerinden geçiş sağlamamız gerekiyor? Kendi tesbitim olarak söyleyeyim; orada, Küllî Ruh’un isimlerinden “Menşe-i Ervâh” ismini uygun gördüm ben. Yani Jung’un tarif etmiş olduğu, her insanın ruhunun derinliklerinde bulunan “kollektif şuuraltı” dediği, bütün insanların hatıralarının toplu olduğu ortak havuz mahiyetindeki kişilik katmanının, Küllî Ruh’un isimlerinden “Menşe-i Ervâh”, Ruhların Menşei, Ruhların Kökü’ne karşılık geldiğini düşünüyorum. Bunlar çok temel kavramlar. Mirzabeyoğlu’nun tablo olarak vermesi, rastgele değil. Öğrenilmesi gerekiyor. Hegel, idealistleri de, materyalistleri de, psikologları da, harp felsefecilerini de ve siyaset felsefecilerini de etkilemiştir. Parapsikolojiyi bile etkilemiştir; “poltergeist vakası” derler. Almanca, “vurucu ruh” anlamına gelir. Bir mekânda, duygu yoğunluğunun çok yüksek seviyede yaşandığı bir hadise cereyan etmiş meselâ. Cinayet gibi... Bazı korku filmlerinde vardır; orada birikmiş çok yoğun ve negatif enerjiden dolayı, oraya gelen insanlar, hâlâ bir takım sesler duyarlar, halüsinasyonlar filan görürler. O hadiseyi yansıtan bir takım imajlar, vizyonlar... Poltergeist... Kelimedeki “geist”a dikkat!.. Bu mevzuun İslâm’daki karşılığı, Mirzabeyoğlu’nun “Yağmurcu” adlı eserinde, “Bedir’de Davul Sesleri” başlıklı bölümdedir. Bedr havzasından geçerken, hâlâ derinlerden savaş davullarının seslerinin geldiğini işitenler oluyormuş. Başka bir menkıbede de SahabîlerdenAbdullah bin Ömer, bir gün oradan geçerken, kara suratlı bir adamın birine azap ettiğini görüyor. Azap edilen adam, Abdullah bin Ömer’den su istiyor. Tam suyu vermek üzereyken, kara suratlı adam, “dur ey Abdullah, suyu verme! Bu adam Allah Resûlü’nün Bedr’de kırdıklarından” diyerek ikaz ediyor. “Geist” kavramı ve Hegel diyalektiği çok önemli. Ve bunun tasavvuftaki karşılıkları... Tekrar vurgulamış olayım. Bu irtibatları da ancak İBDA Külliyatı üzerinden sağlıklı bir şekilde kurabilirsiniz. Çünkü tasavvuf alanı ile Batı tefekkürü alanı, asla uyuşamayan düşman ekollerdir. Tarihî olarak, coğrafî olarak, terminoloji bakımından yani her bakımdan birbirine zıt iki alan. Hak ve bâtıl ayrımı zaten bâkî, malûm. Fakat Salih Mirzabeyoğlu, ortak semboller üzerinden öyle bir ortak dil inşa ediyor ki; buradan oraya, oradan buraya rahatlıkla geçilebiliyor. İslâm’dan hareketle Batı tefekkürü kolayca eleştirilebiliyor. Eleştirilirken, Batı’da yanlışa bulanmış hakikatlerin doğrusunun bu tarafta olduğu ispatlanabiliyor. Büyük Doğu-İBDA dili bu anlamda çok muazzam bir imkân veriyor bizlere. “Bir ve Bin”den devam edelim:

“Belirttiğimiz gibi, onun dışında başka bir hakikat kıstasının bulunmasını şart koşan; bizim “Mutlak Fikrin Gerekliliği” diye, Allah ve Resûlü’ne imân ve bağlılık ve tabiî ki kitabına olan şartı belirten durum...”

Az önce bahsettik; Geist’in hadiseleşmesi, Kur’ân’ın hadiseleşmesi mânâsına da geliyor. “Mutlak Fikir”in bizce nitelenişi. Evet:

Bu, niteliği belli bir mutlak fikirle, insan düşüncesinin örtüşmesinin mutlak hâlidir: Mutlak Varlık ve düşünce ile, eşya ve hâdiseyi niteleyerek pratik ifâde eden insan düşüncesinin, mutlakla -pay ve hisse olarak!- örtüşmesi.”

İBDA fikir mimarisindeki “ilim varlığın aynıdır” hikmetine zımnî bir gönderme var burada. Çok kapsamlı olduğu için açamıyorum maalesef.

“İşte burada, varlık ve düşünce, birbirinin aynıdır, birbirinin gayrıdır: Bu, en başta varlık’ın nitelenmesi ve düşüncenin nitelenmesi bakımından.”

Materyalistler şunu savunur. Kestirmeden söyleyeyim; düşünce, maddenin başkalaşmasıdırmateryalistlere göre. Mirzabeyoğlu, “varlık ve düşüncenin ayniyyeti bahsi açısından, bu doğrudur” der. Ve ekler; “bu hiç de, madde düşüncenin başkalaşmasıdır, hakikatini çelmez”. Bakın, maddeyle ruh arasında bir ayniyyet var. Ama bir gayriyyet de var. Aynıdır demenin bir hakikati var ama gayrılık tarafını ihmal edersek, panteizme veya materyalizme düşeriz. Veya işin aslının ideler âlemi, ruhanî âlem, Hakikat-i Muhammediyye olduğu hakikati de örtülür. O yüzden bu ayniyyet ve gayriyyet mevzuu, çok nazik bir mevzu.

 “İnsan için iş, eserde veya müessirde derinleşme işi olarak değişir: Vahdet-i Vücud ve Vahdet-i Şuhud meselesi.

Eserde ve müessirde derinleşme işi; Hakk’ta ve onun yarattığı yahut südurcu ifadeyle söylersek, onun taayyünü olan halk âleminde derinleşme işi.

"Bir'in Bin'leşmesi; İnsan-ı Kamil'in kâinatlaşması..."

“Bir ve Bin”... Bu başlık altında verdiklerimiz, 2. Levha’da geçen “Madde-Nefs-Akıl-Ruh” başlığı altında verdiklerimizle birlikte, bilhassa hatırlanmalı”.

Ruh, bir kabuk tutma mertebesinde akıl oluyor. Akıl, bir kabuk tutma mertebesinde nefs oluyor. Bunları, aynı zamanda yukarıdan aşağı iniş gibi düşünün. Yine nefs de, bir kabuk tutma mertebesinde madde, yani beden oluyor. Bunu ontolojik bir hiyerarşi olarak da alabiliriz. 

“Aynı şekilde, başlığımız, İslâm büyüklerinin kâinata “Kâmil İnsan” demeleri veçhile, “Kâmil İnsan” da olabilirdi...”

Yani bu başlığı “bir ve bin” yerine, “Kâmil İnsan” olarak da koyabilirdim demesi, ikisinin de aynı anlama geldiğini gösterir. Az önceki resmi (Resim-1) hatırladık, değil mi? İnsan-ı Kâmil ile kâinat arasındaki iç içelik ve illiyet bağını... “İnsan-ı Kâmil âlemin nüshasıdır” hikmeti. Tedbirât-ı İlahiyye’deki tablolaştırma. Ruhun hadiseleşmesi, Bir’in Bin’leşmesi; İnsan-ı Kâmil’in kâinatlaşması. Yahut kâinatın, mufassal hâle gelmiş İnsan-ı Kâmil olması hakikati. İslâm büyükleri, kâinata da Kâmil İnsan diyorlar çünkü. Bütün bir kâinatı dev insan, iri cüsseli insan olarak tasavvur edebildiğimiz gibi, İnsan-ı Kâmil’i, küçük bir kâinat olarak da tasavvur edebiliriz. Böyle bir illiyet, böyle bir korelasyon var.  

“Kâmil İnsan, “Hakikat-i Ferdiyye”; ve sonra bu mânâda fâni olanlar.”

Hakikat-i Ferdiyye denilince, “Hakikat-i Muhammediyye” de aklımıza gelsin; Kâmil İnsan mânâsının zirvesini Allah Resûlü temsil eder. O’nun nuruna tevarüs eden veliler de kâmil insan hükmündedir. Tabiî her birinin vasfı ayrıdır. “Mehdî Muhammed”in kâmil insan olma vasfıyla, başka bir velinin kâmil insan vasfı farklıdır. Her birinin istidadı ve meşrebi, ayrı ayrıdır.

 “Bu mânâ, zamanın sahibi olmak bakımından, insanî hakikati yerine koymak bakımından, en geniş anlamda varoluşan tarzda bilmeye, felsefe ve hikemiyata, bütün sosyal-siyasî-tabiî ve fizikî ilimlere kadar herşeyi, doğrularıyla ondan ve yanlışlarıyla ona nisbetle diye kendinde toplar”.

"İnsanın özü meselesi..."

İnsanın hakikati, insanın özü meselesi... Batı’da bu mesele, bu klişe üzerinden tartışılmıştır. Marksizm’de de vardır.  Marks’ı eleştiren aydınlar, Marks bir insan ve toplum modeli, yönetim modeli, ideoloji ortaya koyarken, insanın özünü, insanın hakikatini doğru tarif edemedi diyorlar. İnsanın ekonomik faaliyetini analiz ederken onun, aç gözlü, rekabetçi, hırslı tabiatını tanıyamadı derler. İnsanın bu yönünü, politik ekonominin İslâmcasını derinliğine ortaya koyduğu “Parakutâ’” adlı eseriyle, Salih Mirzabeyoğlu tahlil eder. İnsanın özü meselesi, Batı’da hep meçhul kalmıştır. Hattâ, insanın bir özü var mıdır yok mudur diye de tartışılmıştır. Salih Mirzabeyoğlu bu “insanî hakikat-insanî öz” mevzuunu “Berzah” adlı eserinde “İnsanî Hakikatin Perdeleri” başlığı altında tablolaştırdı; Şeytan gaybından başlayıp Allah Resûlü’nün temsil ettiği Hakk gaybına kadar 7 mertebe. Şu kadarını söyleyeyim size; Hazret-i İsa’nın nüzul edip tümüyle hakim olduğu dönemde pratiğine girilecek daha tesirli bir seyr-i sülûk metodunun temelidir bu mevzu. Bu benim kendi kanaatim. Eserde böyle geçmiyor. İnsanın hakikati mevzuunu ilk, “Berzah” adlı eserde tablolaştırdı dediğim gibi. Çünkü bizler, “adem insan-hayvan insan” tarifine giriyoruz. Ve, “velilik mecburiyettir” hikmeti, insanî hakikati yerine koymakla, özümüzü gerçekleştirmekle mükellefiz. Bunun için nefs tezkiyesi ve kalp tasfiyesi gerekiyor. İnsanî hakikati yerine koymuş fertlerin oluşturduğu toplum ve o toplumun kurumlaşmasının nihaî safhası olan devlet, ideal bir devlet olabilir ancak... Ayrıca bu okuduğumuz kısımda, “zamanın sahibi” derken, kendi şahsından doğrudan bahsetmiyor. Hicâbından dolayı, kimliği hep fikrinde gözükür Mirzabeyoğlu’nun.

“Bu toplu hüküm, Goethe’nin dediği gibi, “yayın ok’a yakın olduğu kadar yakın olarak”, iki sebepten bir netice hesabı kestirme yoldan ele alınmamalı; hakkı verilmiş bir tecrid ve ircâ işidir.”

Meselâ Plotinos’un “Bir’in Bin’leşmesi” felsefesi, çok kaba, kapalı ve şematiktir. Başka mevzulara şümullendirilecek, tatbikata dönük bir model değildir yani. Salih Mirzabeyoğlu’nun yapmış olduğu “Bir ve Bin” nitelemesinin, çok kapsayıcı, hattâ bütün bir İbda külliyatını şâmil bir tarafı mevcuttur. O yüzden konferansımda bu metnin üzerinde bu kadar çok duruyorum.

Mirzabeyoğlu'na göre varlığın üç mertebesi...

Allah’ın “Kün-Ol” emri ile meydana gelen “Emr âlemi”ne ait işler ve “Kün-Ol” emri ile değil, “Emr âlemi”ne nisbetle meydana gelen “Halk âlemi”ne âit işler”.

Varlığı üç mertebede ele alıyor Salih Mirzabeyoğlu. Birincisi; Zat âlemi. Onun altında, Emr âlemi; yani Küllî Ruh âlemi. Onun da altında, Halk âlemi. Okuduğumuz bu cümlede buna gönderme var. Emr âlemi, Allah’ın “Kün-Ol” emriyle gerçekleşen işlerin varlık alanı. “Ölüm Odası” ve diğer bazı eserlerinde geçen “Abdülhakîm Koltuğu” motifi gelsin aklınıza. “Abdülhakîm Koltuğu”, Allah’ın “Kün-Ol” emriyle gerçekleşen işlerin varlık alanını temsilen, Salih Mirzabeyoğlu’nun kullandığı bir semboldür.

 “ “Herşey O’dur” ve “Herşey O’ndandır” sırrı, kul plânında Allah Resûlü’nde ve gerisi buna nisbetle kıyas mevzuu... Herşey O değil O’ndandır; bu yüzdendir ki O. Mahiyeti, ister şu veya bu şekilde nitelenen varlık, isterse şu veya bu şekilde nitelenen yokluk mevzuu olsun. Kâinat, kâmil insan, yahut Kâmil İnsan’dan. O, Allah’ın kendi nurundan yarattığı; neticede Allah’tan.

İşin hem hakikati, hem de sindirme benimsetme usûlü bir arada, sözkonusu vahidin açılımı ve toplamı hâlinde, başlığımızı ebced tevafukları içinde gösterelim:

Elif: Bu harf, bütün harflerle ülfet edebildiği için böyle isimlendirilmiştir. Ebced değeri de 1’dir.

Elf: 1000. Bin sayısının ismi. Bin adet şey vermek ve ünsiyet eylemek (mânâlarına gelir)”.

Bir ve bin dedik ya; ister Elif’teki Elf deyin. İster Elf’teki Elif... Telaffuz benzerliğinden dolayı Mirzabeyoğlu’nun kurduğu iştikak alâkasını da görüyoruz burada. Yahut diğer bir deyişle, ister Bir’likteki çokluk deyin, isterse çokluktaki Bir’lik... Zaten Bir, sayı değildir. Sayıların “arke”sidir. Yani 1000 sayısı, bin tane bir’in yan yana gelmesiyle meydana gelmiştir; 1000’in içinde, bin tane Bir mündemiçtir. Kesrette vahdetin, vahdetteyse kesretin mündemiç-içkin olması...

“Sayısız çokluğu anlatmak için, “Bin çeşit şey” deriz ya; neticede, vahid ve herşey.”

Sayısız çokluğu anlatmak için kullanılan bu tür ifadelere İslâmî ilimlerde “kesretten kinaye” adı verilir. Meselâ, daha yüz sene bu adamla konuşmam diyorsunuz. Yüz sene ifadesi orada çokluk belirtmek içindir. Amelî tasavvufta da, seyr-i  sülûk bahislerinde meselâ, “bu makamda 10.000 perdenin açılması gerekir” gibi ifadelerde görürüz kesretten kinayeyi. Buradaki Elf de, yine kesretten kinayedir; çokluğun ifadesidir.

“Şahîs: Büyük cüsseli ve iri yapılı kimse: 1000= 1.”

Şahîs kelimesinin ebcedi 1000 gördüğünüz gibi. Ebced ilminde 1000, Bir’e kalb olunur bazen. Burada da öyle yapılmış. Yine bakın, kesret vahdete-vahid’e dönüşüyor. “Büyük cüsseli ve iri yapılı kimse”yi, ister İslâm büyüklerinin kâinata Kâmil İnsan demeleri, yani kâinatı büyük cüsseli, dev bir insana benzetmeleri olarak yorumlayın, isterseniz de Kâmil İnsan’ın bütün bir kâinatı kendisinde toplaması olarak yorumlayın.

“Arz: (Erz). Yeryüzü, toprak, zemin, dünya. Aşağı ve alçak. Memleket. Küre. İklim. Davarın ayağının altı: 1001.”

Bu, Bir’in Bin’leşmesi; Vâhid’in kesretleşmesi; Ruh’un hadiseleşmesi; Ruh’un hades’leşmesi-kirlenmesi, pisleşmesi...“Mutlak Ruh”un alçalması der buna Hegel. Tabiat, “Mutlak Ruh”un alçalması, taayyünü-determinasyonudur. Daha önce de bahsettiğim gibi, eril olan ruhun dişileşmesi olarak düşünün. Tabiata, “tabiat ana” tabiri yakıştırılmıştır. İslâm tasavvufunda da, Batı’da da tabiat yahut Dünya, hep dişi olarak vasıflandırılmıştır. Meselâ Hazret-i Ali’ye, Dünya’nın güzel bir kadın suretinde gözükmesi ve onun bunu reddetmesi... Buradan sanki kadını küçümseme gibi bir anlam da çıkıyor. Nitekim Batı’daki nitelenişi itibariyle küçümseme vardır. Feminizm teorilerinin Hristiyanlık eleştirisi, Kitab-ı Mukaddes’te Hazret-i Havva’nın Hazret-i Âdem’den sonra yaratılması üzerinden de yapılır; hani şu, “kadının ikinci plânda olması” teranesi! Bu mevzu, kaynağında doğrudur ama Batı’da nitelenişi yanlış olmuştur hep. Şöyle bir hikmet tarafı var kadının “sonra”lığının; eril olan ruh’un dişileşmesi, toplu-mücmel olan varlığın mufassallaşması, kendini açması, ifadesi mânâsına geliyor. Bu minvalde Salih Mirzabeyoğlu, Üstad Necip Fazıl’ın “çocuklara annelerde gör merhameti” mısraını referans verir. Merhamet ve rahmet aynı kökten. Rahmet kelimesinin kökü “ravh”; rahatlık demek. Kadın ile rahmet arasında böyle bir alâka. Rahatlık; genişleme... Eril olan, toplu olan ve zuhur sıkıntısı yaşayan ruh, aşağı inerken, alçalırken, süflîleşirken, dişileşirken, aynı zamanda da kendini açıyor, yani genişliyor. Kendini gerçekleştiriyor. Kendini ifade ediyor. Meselâ, “Allah’ın celâli erkekte, cemâli de kadında tecelli etmiştir” diye geçer İBDA külliyatında. Cemâl, güzellik demektir. Estetik teorilerinde, bilhassa Yeni Hegelci Benedetto Croce’ta vardır; Mirzabeyoğlu, “Şiir ve Sanat Hikemiyatı” adlı eserinde söz eder ondan. Biztam ifadeye, tam tezahüre güzel deriz diyor Croce. Çünkü, Zat âlemi, Emr âlemi ve Halk âlemi tarzında varlık hiyerarşisi, yahut südur hiyerarşisi sözkonusu. Netameli mevzulara girmeyelim; biz, Allah’ın zatı her türlü keyfiyetten münezzehtir diyoruz. Ama Allah’ın “Kün-Ol” emriyle tecellisinden bahsedebiliriz. Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri, “yoksa Hakk, bir alt mertebede “Kün” suretine mi indi?” der. Bir alt mertebe, Emr âlemi yani Küllî Ruh mertebesidir, Geist mertebesidir. Ve ilk eril unsur mertebesidir. Kenz-i Mahfî-Gizli Hazine hikmeti; “Ben gizli bir hazineydim. Bilinmeyi istedim”. Allah, kendinin kendine zuhuruyla yetinmeyip, bir ayna yaratmak suretiyle, aynadan da zuhur istedi. Hegel felsefesinin Kenz-i Mahfî hikmetiyle çok yakınlığı vardır. Kabaca söylemek gerekirse; bir varlığın kendini bilebilmesi için ikileşmesi gerekiyor. Süje ve obje, bilen ve bilinen ayrımı oluşması gerekiyor. Mevzu netameli. O yüzden yanlış bir ifade tarzından çekiniyorum; Varlık, kendini ikileştirdi, diyelim. Kendine benzer bir ayna yarattı. O aynada kendini seyrediyor. Ancak, burada kaba bir ikilik doğmasın diye Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri bir takım inceliklere temas eder. Allah ve âlem diye kaba bir ayrım yoktur aslında diyor. Hakk’ın bir nevi taayyünüdür, südurudur gibi... Ama dediğim gibi, bunlar nazik mevzular. Panteizme düşme tehlikesi var. O yüzden biraz çekiniyorum anlatırken. Bu kategoriler üzerinden gidelim: Hakk, bir aşağı mertebeye, Emr âlemi-Küllî Ruh mertebesine tecelli ediyor. Fakat bu mertebede zuhur sıkıntısı hâlâ devam ediyor. Yani bir eril mertebe oluşuyor Emr âlemi itibariyle. Ama henüz tam açmamış kendisini. Emr âleminin de alçalmış ve tamamen açılmış, tam ifade olmuş, zuhur etmiş hâli, Halk âlemi mertebesidir ve dişi âlemdir. İmâm-ı Gazalî Hazretleri’nin, “Bu âlemden daha güzeli yok” demesinin sırrı da burada. Batı’da bu şekilde bakılmaz. Batı’nın bakış açısı tamamen kötümserdir. Feminist düşünceye bir ölçüde hak vermek lâzım; dişi unsura karşı Batı’da kadim kötümser bakışa bir reaksiyondur çünkü bu düşünce. Erillik ve dişilik mevzularısadece cinsiyet bahsinde değil, bütün kâinata şâmil bir düalizmdir gördüğünüz gibi.  

(Bahattin Yeşiloğlu: O zaman Emr Âlemi berzah mı oluyor?)

Berzah oluyor, evet.

“Terakruk: Parlama. Işıklı olma: 1000= 1.

Muzallel: Gölgeli, gölgelenmiş: 1000= 1.”

İdeler âlemi ve ideler âleminin taayyünü, gölge âlem!

“Nazim: Kızgın kimsenin yürümesi: 1000= 1.”

Zuhur sıkıntısı kasdedilmiş olabilir bununla.

“Kazer: Kirlenme, pislenme. (Hades-sonradan olma): 1000= 1.”

burak-4.png

Ruhun hadiseleşmesi. Ruhun hadesleşmesi. “Hades”leşmenin kirlenme, pislenme mânâsı yanında, sonradan olma mânâsı da var. Halk âleminin, Emr âleminden sonra ve ondan oluşması... Hem ontolojik yani değer hiyerarşisi olarak, hem de zamansal sonradanlık... Bunu, Hazret-i Havva’nın, Hazret-i Âdem’in kaburga kemiğinden yaratılması kıssasına da uyarlayabiliriz. Allah Resûlü, “sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi” Hadisinde, kadından “nisa” diye bahsediyor. Çünkü Arap dilinde “nüs’et” masdarı “tehir-geciktirme” mânâsınadır, der Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri. “Nesa” kelimesi, tehir etmek, sonraya bırakmak demek. Bu mevzular, “Hakikat-i Ferdiyye”den başlayıp, açıla açıla gider Salih Mirzabeyoğlu’nun peşi sıra yazdığı eserlerinde. Çok yere uyarlanabilir temel bir şablon veriyorum. Gerisi size kalmış.

Takaşşur: Kabuk bağlama, kabuklanma. (Bir nevi, ruhun kabuk bağlaması, yahut kabuğu): 1000= 1.”

Bahsettiğim gibi, ruh taayyün ettikçe, nefs olarak kabuk tutuyor; kendi zıttına dönüşmeye başlıyor. Kendi zıttıyla kendini perdeliyor, diyelim. Nefs de taayyün ettikçe, bedenleşerek, yine kendi zıttıyla kendini perdeliyor.

“Kazer ve takaşşur anlamları, “Yükseğe Doğru Tekâmül Meselesi”nde geçecek olan bahislerle birlikte hatırlanmalı... Ve yine, “Hatâ” bahsine ait ebcedlerle ilgili eksiklik ve düşüş anlamı bakımından “kâinat bir hatâdır!” hakikatinin, iştikak ve ebced bir arada, “hat” kelimesinden görünüşü: Çaylak kuşu: 1001.”

Bu hata bahsi, maddenin, ruhun alçalması, düşüşü olması itibariyle, “kâinat bir hatâdır” hikmetine çıkar. Ayrıca İslâm’daki Hazret-i Âdem’in hatası mevzuunda geçtiği ve Hıristiyanlık üzerinden Batı’ya çarpık bir şekilde “aslî günah doktrini” olarak intikal etmesinin yanı sıra, Üstad Necip Fazıl’ın, “Dünya Bir İnkılâp Bekliyor” adlı eserinde, Eski Yunan filozofu Solon’dan aktardığı üzere “insan bir arızadan ibaret” sözü itibariyle “insan bir hatadır” mânâsını da kapsar. Çünkü Allah’ın ayna olarak yarattığı en mütekâmil varlık insandır. Varlık kendini ikileştirdi demiştik; Allah kendini en mütekâmil varlıkta seyrediyor ama -hâşâ- ilah da diyemeyiz insana. Dolayısıyla insan, varlıklar içerisinde bütün ilâhî sıfatların kâmil mânâda alıcısı olsa da, Allah’ın bir nevî hatalı bir kopyası gibidir. Hata, Allah ile kul arasında, ebediyete kadar Allah’ı Allah, kulu da kul bırakıcı tenzih kavramıdır. İnsan, Allah’a nazaran hatalı ve eksik olmasa, onun da ilah olması gerekirdi. O yüzden Allah’a erme gayesi olan tasavvuf yolunda bile bu, “mutlak tevhid mümkün değildir” hikmeti icabı, muhaldir. Hata bahsi, aslında ayrı bir konferans, hattâ konferans serisi mevzuu. Fazla tafsilata giremem şimdi.

“Aynı mânâda “darr”: Zarar, ziyân: 1000= 1.” 

Darr’ın dünya ile alâkasını başka bir yerde verir Mirzabeyoğlu. Dünyaya “zarar ve ziyân yeri” olarak bir bakış açısı... Evet, diyor; değerlendirmesini bilmeyen için dünya, zarar ve ziyân yeridir! Çünkü dünyaya, kulluk borcumuzu ödemek için geldik. İnsanî hakikati yerine koymak, insanî özümüzü gerçekleştirmek için geldik. Yoksa dünya zarar ve ziyân yeri yani!

“(.........)

Dünyanın, “sefillerin en sefili” mânâsı... Münkazi: Bitmiş, tükenmiş, sona ermiş, ardı kesilmiş: 1000= 1.”

Ruhun hadiseleşmesi üzerinden, iştikak ve ebcedler üzerinden girdiğim hususlar görünüyor yine burada. 

Bu konferansın birinci bölümünü sitemizdeki şu bağlantıdna okuyabilirsiniz: https://www.manset24.com/dosya/burak-cileli-hermetizm-ve-islm-h39730.html

 

Kaynak: Nabizhaber.com.

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.