banner65

Burak Çileli; "Değişimin manivelası olarak fikir sistemine duyulan ihtiyaç!

Burak Çileli; "Değişimin manivelası olarak fikir sistemine duyulan ihtiyaç!

12 Aralık 2017 Salı 11:47
904 Okunma
Burak Çileli; "Değişimin manivelası olarak fikir sistemine duyulan ihtiyaç!
banner66

Burak Çileli; "Değişimin manivelası olarak fikir sistemine duyulan ihtiyaç!"

Burak Çileli'nin geçtiğimiz ay, Aylık dergisinin salonunda verdiği seminer, Kumandan Mirzabeyoğlu'nun büyük takdiriyle karşılandı. Bu önemli semineri, Burak Çileli'nin yorumuyla yayınlıyoruz...

İBDA Mimarı, “intihar”, yani “idam-ı nefs”in ebcedinin “keramet” ile aynı olduğuna dikkat çeker “Ölüm Odası”nda. Nefs’in idamı, nefsin ademe-yokluğa bulanıp küllîleşmesi demektir; bu, “Berzah Adamı” sıfatını haiz asrımız mütefekkirinin “varlığın bir var-bir yok temposu”na mutabık yapıp etmelerle, eşya ve hadiselere keramet çapında teshir ettiği mânâsını da havidir.

İstanbul Büyük Doğu Fikir Ocakları olarak, gönüldaş yayın organı AYLIK Dergisi’nin davetine icabet ettik ve 12 Aralık 2015 günü bahis mevzuu semineri verdik. Aynı dilden konuşan gönüldaşların bulunduğu meclisin bereketiyle, sohbet havasında gelişen seminerin metin çözümü AYLIK Dergisi’nin Ocak 2016 tarihli 136. sayısında yayınlandı.

Fikir sistemi, bugün hem bir ihtiyaç hâlinde kendini dayatıyor ve hem de “ihtiyaç-talep doğurucu bir alet” hükmünde kendini “arz” ediyor. Bunu ve günümüz problemleri ile ilgili daha birçok hususu, İBDA Mimarı’nın bilhassa son eserlerinden ve cezaevinde ağır tecrit altında olduğumuz için iştirak edemediğimiz Haliç Kongre Merkezi’ndeki konferansından referanslarla ele almaya çalıştık.

Metin dergide yayınlandıktan sonra, İBDA Mimarı, şahsımızı telefonla arayıp bizi mahçup eden bir şekilde, seminerimiz-yazımız hakkında kelimesi kelimesine, “çok felyesofik bir yazı olmuş, filozofik olmamış; çok hoşuma gitti, heyecanlandım o yüzden telefon açtım, tebrik ederim; çok çok çok güzel, mükemmel bir şey, tek kelimeyle fevkalâde; hapisteki senelerini boşa geçirmediğini çok net olarak gördüm, bu senin kimliğin olsun, bu kimliğini mutlaka sürdür, bunu devam ettirmeni çok arzu ediyorum, dua ediyorum… Allahıma şükürler olsun… Gurur duydum” sözleriyle ve yaklaşık ifadelerle de, “tam yaşının gerektirdiği fikrî olgunluktasın” tarzında takdirkârlığını iletti; “ruhla varılanın kelâmla zarflanması” mânâsında, metnin bütününde “ifade çetinliğini” yaşadığımızın göründüğünü de belirtti. Onun, o “çocuk”su heyecanı karşısında ezilerek, “Allah mahçup etmesin” mukabelesiyle, yarım saate yakın bir süre fikir ziyafetiyle müşerref olduk.

Burak Çileli

“DEĞİŞİMİN MANİVELASI OLARAK FİKİR SİSTEMİNE DUYULAN İHTİYAÇ”

Esselamu Aleyküm…

Büyük Doğu Fikir Ocakları İstanbul Şubesi olarak "Büyük Doğu Sohbetleri" başlığı altında düzenlediğimiz seminerlerin yedincisini Aylık Dergisi'nde yapalım dedik. Hem uzakta olduğu için gelemeyen arkadaşlar var, biz onlara gelelim dedik; hem de bürolar arası bir dayanışma-kaynaşma vesilesi olmasını istedik. İlk seminerde, "Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu" başlığı altında genel bir giriş yapmıştık. O seminere katılan arkadaşlar da hatırlıyordur; külliyata genel bir giriş yaptık. Sonrasında da "nasıl devam edelim" derken "çocuk hikmeti"nden devam edelim diye aklıma geldi. Çocuk hikmetinden devam etmiştik ama bahis bahsi açtı ve uzun sürdü; arkadaşların şikâyetleri var mı bilmiyorum. Açıkçası ben biraz tekrar ederek anlatıyorum, bir adım geri, iki adım ileri tarzında tekrarlaya tekrarlaya gidiyorum. Böyle yapmamızın sebebi de mevzulara daha iyi temas edebiliyoruz, aça aça gidiyoruz. Şimdi Aylık Dergisi'nde yedincisini yaptığımız sohbette çocuk hikmetine ara vererek daha genel bir başlık seçelim dedik Fatih Turplu kardeşimizle kararlaştırırken. Biz de "Fikir Sistemine Duyulan İhtiyaç" başlığını düşündük. Seminer biraz da sohbet havasında gelişsin dedik. Bu, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu'nun "Marifetname"sinde de geçer; "genelde insanlar son çalıştıkları-okudukları husus neyse o çerçevede konuşmak isterler." Yani, Mirzabeyoğlu'yla birebir sohbeti, teşrik-i mesaisi olan ağabeylerimiz de bilir; o, son yaptığı fikrî açılımlar neyse, sohbetlerinde de onu konuşma temayülündedir genellikle. Çünkü, zihnî yoğunluğu o son yaptığı açılımlar minvalindedir. Ben böyle bir genel başlık altında "ne konuşabilirim" diye düşündüm. Çok genelin geneli lâflar etmeye kalkarsam, herkesin bildiği şeyler üzerinden bir şeyler söylemek gibi bir durum söz konusu olacak. Buraya gelen arkadaşların çoğu da İBDA Fikriyatı'na aşina. Zaten "fikir sistemi gerekli" mevzuları üzerinden bir şey söylesem, "gereksiz" diyen hiçbir arkadaş yok; dediğim gibi, hepimizin İBDA Fikriyatı'na aşinalığımız var. Ben de daha çok, son zamanlarda yoğunlaştığım "Ölüm Odası B-Yedi" etrafında duracağım ve Kumandan Salih Mirzabeyoğlu'nun eski eserlerinde atıflar yaptığı hususların "Ölüm Odası B-Yedi"deki açılımları üzerinden, fikir sisteminin gerekliliği, İBDA Fikriyatı'nın günümüzdeki konumu, kitlelere olan tesiri ve bazı kavramlar üzerinde durmak istiyorum.

Şöyle bir şey var; filozofların eserleri de böyledir; aslına bakarsanız –filozoflarla benzetmek gibi olmasın- İslâm velilerinin de eserleri böyledir ve hatta Kur'ân-ı Kerim dahî ilk âyetten başlayarak son âyete kadar, çeşitli vesilelerle nüzul etmiştir. Yani bir hadise oluyor, ona nisbetle bir âyet iniyor; dolayısıyla İslâm'ın o husustaki hükmü zahir olmuş oluyor. Kur’ân-ı Kerim bu şekilde tamamlanmıştır. Hadisler de bu şekildedir. Nerede, ne zaman, neye nisbetle söylendi noktasında, fıkıh ilminde bir usûldür bu. Çünkü, Allah Resûlü durup dururken hadis serdetmiş değildir; çeşitli mevzular dairesinde hadisler serdetmiştir. Allah Resûlü’nün hadisleri de dinin o meseleler hakkındaki zahir oluşunu temsil ediyor. Benzer şekilde ona vâris olan, gerek zahir âlimleri, gerekse de zahirden hissesi olan bâtın âlimleri -yani veliler- de eser verirken, kendi çağlarına, kendi devirlerine, kendi coğrafyalarına nisbetle çağın kendini empoze eden meselelerine İslâm’ın cevabını temsil eden eserler veriyorlar. Dolayısıyla da İslâmî hükümlerin icmalden tafsile gelişi -topluluktan tafsile, açığa çıkışı- söz konusu. Aynı şekilde Büyük Doğu Külliyatı için de geçerli bu; Büyük Doğu’ya nisbetle İBDA Külliyatı için de geçerli. Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun şöyle bir hususiyeti var, bunu geçtiğimiz seminerlerde de hep söyledik. Kur’ân-ı Kerim Allah Resûlü’nün nefsinin zahir oluşu, yani aslında Kur’ân-ı Kerim toplamda küllî olarak Allah Resûlü’nün nefsinde mevcut. Kur’ân-ı Kerim’in inişi, Cebrail Aleyhisselâm’ın Allah Resûlü’nün nefsini yine O’na bildirişidir. Yani Allah Resulü’nde toplu olanın, Cebrail Aleyhisselâm’ın uyarmasıyla… “Uyarma” dediğimiz, stimulation dediğimiz, davranışçı ekolde, psikolojide geçen bir tabir… Eflatun’un hatırlamacı bilgi teorisinde de geçer; yani bilgi dışarıdan öğrenilen midir, yoksa insanın nefsinde mevcut olanın dış uyaranla açığa çıkışı mıdır? Günümüz psikolojisinde, davranışçı ekolde de bu tabir vardır. Ama aslı Eflatun’un “Anamnesis-Belirsiz Hatırlayış Teorisi”ndedir. Bunun da aslı İslâm’dadır. Yâsin Sûresi’nde geçer, “sana öğrettiklerimiz hatırlattıklarımızdır” diye. Yani Allah Resûlü’nün nefsinde toplu olanın Cebrail Aleyhisselam’ın bildirmesiyle açığa çıkışı. Unutulmuş bir şeyin hatırlanışı gibi. Kuvveden fiile çıkışı yahut potansiyelden aktüel hâle gelişi veya bâtından zahire çıkışı tarzında düşünebiliriz. Az evvel de dedik ya, çağın kendini empoze eden problemlerine “cevap” diye. Meselâ İBDA’nın iştikaklarında,” sorulan soruya güzel cevap verme” mânâsı var. Yani çağın bir meselesi önünüze geliyor, bu mesele Müslümanlara kendini dayatıyor ve bu meseleye de İslâmî bir cevap ihtiyacı hâsıl oluyor. İBDA’nın böyle bir misyonu var; sorulan soruya güzel cevap vermek; devamında da “kandırmak” diye geçer. Kandırmak, aldatmak anlamında değil, “su içtik kandık” anlamındaki gibi, tatmin olma mânâsı var.

Üstad Necip Fazıl Kısakürek, geriye dönük toplumumuzun muhasebesini yaptığı zaman, mütefekkir yokluğundan şikâyet eder; Osmanlı veya Türk toplumu diyelim. Üstad “mütefekkir çıkmadı” der. Ancak kopistler çıktı der. İbrahim Hakkı Hazretleri gibi. Tabiî kopistlik de az-buz bir meslek değil. Sonuçta onun “Marifetnamesi” de, bugün bile hemen herkesin evinde başucu kitabıdır. İlmî bakımdan dört başı mâmur bir eserdir. Fakat orijinal verim ortaya koyma anlamında tefekkür geleneğinin olmadığını, dolayısıyla da mütefekkir çıkmadığını söyler Üstad. Yalnız Kumandan Salih Mirzabeyoğlu, Üstad’ın bu tesbitini aktarırken “Üstad bir İmâm-ı Gazâli çıkmadı derken, kendisinin mütefekkir olmadığı gibi bir anlam çıkmasın” diyor. Çünkü, Üstad Necip Fazıl’ın bir nevi kuyusunu kazmak isteyen kıskançlar, onun bu sözünden kendisinin de mütefekkir olmadığı anlamını çıkartmaya kalkmışlardır. Üstad Necip Fazıl, bunu edebinden dolayı açıkça söyleyemiyor; aslında, “bana kadar mütefekkir çıkmadı” demek istiyor… Hattâ yaşadığı fikir çilesi hakkında “fikir çilesi, metafizik buhran” diye söyler ama, aslında seyr-i sülûktur o. Seyr-i sülûkta maruz kaldığı çileler, yükler, sıkıntılardır bu buhranlar. O manevi erginleşme safhalarında Efendi Hazretleri’ne söylüyor ya, “İmâm-ı Gazâli Hazretleri’nin mi buhranı daha büyüktü, benimki mi?” diye. Efendi Hazretleri de “seninki daha büyük” diye cevap verir. “Ondan daha fazla buhran yaşamış olmak, derece olarak ondan daha üstün olmak anlamına gelmez” diye de kendisi ekliyor. Biz buna bir şey demek durumunda değiliz. Ama Üstad’ın “İmâm-ı Gazâli Hazretleri gibi bir mütefekkir çıkmadı” demesi, kendisine gelene kadar bir mütefekkir çıkmadığı anlamına gelir. Bizim toplumumuzun, İBDA’cı olarak bizlerin de, gerek fikriyatı özümseme, algılama ve bünyeleştirmede yaşadığımız zorluklar, gerekse bunun dışa doğru telkini ve tebliği noktasında yaşadığımız sıkıntılar, bizim kökenimizde mütefekkir olmayışı, tefekkür geleneğinin olmayışı, bizim toplumsal olarak bu anlamda geçmişimizin olmayışından kaynaklanıyor. Toplumsal olarak tefekkür geçmişimiz yok. Tıpkı “Çöle İnen Nur” esprisi gibi… Allah Resûlü’nün mucizeleri sayılırken, Allah Resûlü’nün bir bakıma coğrafya olarak dünyanın en aykırı yerine gönderildiği ve öyle bir toplumu dönüştürebildiğinden bahsedilir. Benzer şekilde de onun nuruna vâris olan, müceddid olması hasebiyle Necip Fazıl ve onun halifesi olan Salih Mirzabeyoğlu da aslında en olmayacak yere gelmiştir mütefekkir olarak. Çünkü toplumumuzun geçmişinde imparatorluk olarak dahî tefekkür-mütefekkir geleneği yok. Dolayısıyla bir kıyas unsuru da yok halk nezdinde. “Salih Mirzabeyoğlu kimdir?”, “mütefekkirdir, düşünürdür” diyoruz; bir yere oturtamıyor Müslümanlar… Bakıyorsunuz kaynakçılar bunu filozof gibi algılıyor, yahut mutezile diye algılıyor. Beriki de “mütefekkir nedir, ne demek istiyor, davulcu mudur, şu mudur, ne yer, ne içer” diyorlar ve bunu bir türlü konumlandıramıyorlar. İslâm dışı entelijansiyada da İslâmî kimliğinden dolayı mütefekkirin ne olduğu anlaşılamıyor...

(Fatih Turplu - Asır yenileyiciliği ile mütefekkir meselesinin bir bağlantısı var mı? İslâmcı camianın mütefekkir mefhumunu anlayamamasının sebebi, içinde bulunulan asrın yenilenmesi ihtiyacını algılayamamasından kaynaklanıyor olabilir mi?)

Mütefekkir tam da asır yenileyicisidir, müceddiddir zaten. Mesela müceddid diyorsunuz; bu hususu Selefî çevrelerle de konuşurken onların âşina olduğu mevzular üzerinden bir şeyler söyleyebiliyorum. Ancak onlara göre Muhammed bin Abdülvahhab müceddid, İbn-i Teymiye de müceddid. Yani Mehdiyet mevzuu da böyle, müceddid mevzuu da böyle. Hadisler, naslar ortada. Onlar mesela kabul ediyor müceddid geleceğini fakat gerek Mehdilik mevzuu olsun, gerek müceddid mevzuu olsun, bunun nitelenişi söz konusu olduğunda, her meşreb kendine göre niteliyor. Selefî kültür içerisinde baktığımız zaman naslarda müştereğiz zaten. Fakat fıkıh konusunda da böyledir ya, naslarda hep müştereklik vardır, ama iş yorumlamaya gelince, ayrışma-tartışma orada başlıyor. Meselâ Kumandan Salih Mirzabeyoğlu “Necip Fazıl’la Başbaşa”da söylüyor, “Mehdi mevzuu, zamanın kutbu, zamanın sahibi bahsine denk gelir” diyor. Dolayısıyla Mehdi kavramının içini doldurup, nitelemesini yaparken tasavvufî bir yorum üzerinden bizim meşrebimizde niteleniyor. Bu da nedir; İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’dir, Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’dir. Ve diğer zahirden hissesi olan bâtın büyüklerinin nitelemesi üzerindendir bizdeki Mehdiyet mevzuunun kökeni; oraya dayanır. Ama enteresanı da şu; İmam-ı Rabbâni Hazretleri’nin söylediği yerde de bırakmaz Salih Mirzabeyoğlu. Mehdilik mevzuunu, “mehd” kavramını, beşik, döşek, arz, yeryüzü, toprak kavramı üzerinden, toprak seviyesine kadar indirir. Mesela Ölüm Odası-B-Yedi’de sürekli Mehdi Salih İzzet Erdiş, Mehdi Salih Mirzabeyoğlu filan diye tekrarlar. Mehdi mevzuunu, vaktin icabı olarak ilk Hırka-i Tecrid’te, mahçup bir üslûpla başladı biraz açmaya. Ondan sonraki diğer eserlerinde Mehdiyet mevzuuna giderek daha çok girmeye başladı. Burada yaptığı şey kendi Mehdi’liğini ispatlamaya çalışmak falan değil. Onu, öyle bir ideolojik plânda, hattâ plastisite seviyesinde, bir medeniyet projesi olarak, öyle bir seviyeye indiriyor ki…

Mehdiyet kavramının da suyunu çıkarmışlar. Adnan Oktarlar, şunlar, bunlar falan biliyorsunuz. Uçuk kaçık şeyler var, en çok suyu çıkarılan kavramlardan birisidir Mehdiyet mevzuu. Kökeni İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’ne dayanıyor bizdeki Mehdi nitelemesinin, fakat Kumandan Salih Mirzabeyoğlu orada da bırakmıyor, mehd kavramı üzerinden o kadar aşağıya indiriyor ki; Batı’da Descartes’dan başlayan “extensio” diye; yaymak, döşemek... Bizde “mekân” kavramıyla akrabalık kuracak kadar toprak seviyesine kadar indiriyor Mehdiyeti Kumandan Mirzabeyoğlu. Bu da “müceddid” kavramıyla örtüşüyor.

Mütefekkir denilince akla filozof da geliyor bizim toplumumuzda. Biz diyoruz ki “felsefe ayrıdır, hikemiyat ayrıdır”. Aslında felsefe hikemiyâtın Yunancasıdır. Biz o iki kavramı ıstılahî anlamda ayırıyoruz; yani içini doldurma anlamında. Yoksa lügavî olarak baktığımızda, felsefe eşittir hikemiyattır. Mesela Kumandan Mirzabeyoğlu en başta temyizini tefrikini yapmış ama “Ölüm Odası B-Yedi”de “ben yaptığım açılımlar itibariyle buna telegram feylesofisi adını veriyorum” diyor. Şimdi şöyle baktığınız zaman, “hani İslâm’da felsefe yoktu, hikemiyât ayrıydı filan” denilebilir. Kumandan Mirzabeyoğlu, nitelemesini yaparken de, “birisi başıboş hakikat arayıcılığı; ne gayesi ne hareket noktası var” diyor. Yani ne Allah rızası gayesi var, ne de hareket noktası Allah’ın bildirdikleri ve Allah Resulü’nün öğrettikleridir diyor… Bu taraftaki hikemiyat ise “İslâm’a bağlı, naslara bağlı bir hakikat arayıcılığı, gayesi itibariyle de Allah Rızası” diye tarif ediyor. Hikemiyatın çıkış noktası da Allah, varış noktası da Allah. Bu nitelemeden sonra istersen filozof da dersin meselâ, -yani denilmez tabiî de- Kumandan Mirzabeyoğlu “telegram feylesofisi” diyor. Biz burada kalkıp da “hani felsefe yoktu, niçin telegram feylesofisi” demiyoruz. Zaten feylesof, felyesof, vely, velayet ve “fely-şiirin ince mânâlarını çıkarmak” gibi bir sürü iştikak açılımları da var. O kelimeyi ikame etmesinde başka anlamlar da var, oralara girmeyelim şimdi. Fakat toplumda böyle bir sıkıntı var, bizim dışımızdaki Selefî kültürün ağırlıklı olduğu İslâm dünyasına da bunu anlatmakta zorlanıyoruz. Zaten kendimiz de bünyeleştirmekte zorlanıyoruz; biz camia olarak da Türk toplumundan çok farklı bir formasyonla falan gelmiş de değiliz sonuçta, tahsilimiz belli, kökenimiz belli. Türkiye’de uygulanan İslâmî tedrisatta da öyle… Gerek ilahiyatta gerek imam hatipte zaten adı konulmamış bir Selefîlik, bir Mutezilelik vardır. Hep Necip Fazıl’ın, Büyük Doğu’nun dilinin önünü kesmeye dair şeyler vardır. Şayet o tedrisat zamanında yetişmiş insanlar tahsillerini o tedrisattan ibaret bıraktıysa, Necip Fazıl’ı anlayamamıştır meselâ. Kendi kültür birikimiyle Büyük Doğu arasında köprü kuramamışlardır.

Ancak bilhassa 2000’den itibaren ciddi bir dönüşüm yaşanmaya başladı. Mesela Kumandan Mirzabeyoğlu’nun Milat gazetesine verdiği röportajında geçiyordu; “Etrafınıza bir bakın, ‘İslâm’da düşünce yoktur’dan, bugün ne seviyeye geldiler” diyor. Bizim dışımızdaki İslâmcı fraksiyonlardan bahsederken diyor bunları. Bu sol kesim için de geçerli; meselâ, Aziz Nesin solculuğu vardı, Uğur Mumcu solculuğu vardı. Sonra, solda da teorik anlamda mevzulara bir vukûfiyet, hattâ İslâmî mevzulara da vukûfiyet… Entelektüel bakımdan o çevrelerde de belli bir kültür hamulesi oluştu. Dolayısıyla Necip Fazıl’ın ve onun üzerine bina edilen İBDA dili, şu veya bu şekilde her kesimi tesiri altına aldı. Meselâ bir hoca için diyor ki, “sorsan ismini bilmez Freud’un ama İslâm’ın emir ve yasaklarını hep cinsî içgüdüye bağlayarak Freud dilini konuşur” diyor. Yani “Batı düşünce akımları bize dolaylı yollardan zincirleme etkilerle öylesine yansımış ki, İslâmî tedrisat almış kimseler dahi o dilin etkisinde kalmıştır” demek istiyor. Şimdi aynı şekilde ama bu sefer tersine bir etkileme sözkonusu. Hani formülasyonumuz bu ya, “toplumun genel fikir çerçevesine Büyük Doğu’yu oturtmak”… Bizim mücadelemizin bütün özeti budur. Teoride de, pratikte de… Bu dilin benimsenmesi ve benimsenmesiyle beraber de siyasî anlamda iktidara talip olup, devletleşmekdir. Bu Hegel’de de vardır; “hürriyetin-ahlakîliğin en üst seviyesidir devletleşme”. Hem teorik anlamda aşağıdan yukarıya bir dönüşüm gerçekleştirmek hem de yukarıdan aşağıya siyasî anlamda bizim medeniyet projemizce toplumun dönüştürülmesi ve bütün kurum ve kuruluşların Büyük Doğu’ya nisbetle yeniden şekillendirilmesi... Biz aynı zamanda bir çağdan başka bir çağa dönüşüyoruz. Rasyonelliğin, nesnelliğin, heykelciliğin, putperestliğin, müşahhasçılığın hâkim olduğu bir algılayış biçiminden mücerrete doğru bir kıvrılış söz konusu.

Batı tarihine baktığınızda, “aydınlanma”dan itibaren -ucu zaten Stalinizme kadar kadar varmıştır- bir praksis felsefesi ihtiyacına binaen Marksizm doğuyor. Marx veya Engels’in sözüdür; “filozoflar şimdiye kadar dünyayı hep tarif ettiler, artık biz değiştirmeye talibiz”. Sonra da “biz praksis felsefesini ortaya koyacağız, bunu gerçekleştirmemiz gerekiyor” diyor. Bu da beraberinde materyalizmi, pozitivizmi davet etmektedir; metafiziği ve ilahîliği de Kumandan Mirzabeyoğlu’nun tabiriyle “hayatımızdan dehlemeye” tekabül ediyor. Dolayısıyla insanlar anlamamaya, idrak edememeye başlıyorlar. Eski Yunan’dan beri objeleştirme, putperestliğe temayül, hep Batı zihin algısının karakteristik özelliği olmuştur. Ancak bu 19-20. Yüzyılda tavan yapmıştır. Büyük Doğu-İBDA tam öyle bir zamana geldiği için de, sanki çok ters bir zamana denk gelmiş gibi oluyor. Fakat öncülerin kaderi ve rolü budur, onlar en önde giderler ve tek olurlar zaten. Bir tanedirler ve o bir tanenin çoğalmasıyla kendini şu veya bu şekilde, kendi sistemini, algılayış biçimini topluma hâkim kılmasıyla, giderek yayılır, yayılır ve bir çağ kapanıp başka bir çağ açılmaya başlar.

Bizim toplumumuzda da şöyle bir şey var; kavim genetiği bakımından, Türkler olarak mücerretlere yabancıyız, fikir sistemine yabancıyız. Fikre yabancı olmak ayrı, mücerret fikre yabancıyız; iki türlü sıkıntımız var. Bir de Batıdan gelen fikir akımlarından etkilenmemiz hasebiyle okur-yazar kesimimiz itibarıyla fazla pozitivist ve materyalist bir zihin yapısına şartlandırılmışız.

(Nazif Keskin-Toplumsal bir Telegram diyebilir miyiz buna?)

Tabiî ki de diyebiliriz. Telegram vesilesiyle Mirzabeyoğlu’nun yaptığı açılımlara baktığımız zaman orada hep bunu işler, ipuçlarını verir. Bunun modern sosyoloji teorilerinde de karşılığı vardır. Meselâ tüketim kültürünün topluma hâkim olması...

Aslında materyalist Batının, bir veçhesini Marksizm temsil eder diğer vechesini de Kapitalizm... İnsanların hep nesneleştirilmiş olan değer algısı üzerinden yaşaması... Bir mevzuun anlatımında ve anlatılmış bir mevzuun algılanmasında hep bir nesneleştirme, bir somutlaştırma ve bir teşbih üzerinden anlama ve anlatma temayülü var. Zihinler buna şartlanmış. Necip Fazıl diyor ya, “ben indim, hatta gereğinden fazla indim”. Çok fazla şekere bulayarak ve toprağa bulayarak anlattım demek istiyor. O yüzden Salih Mirzabeyoğlu onun fikir sisteminin karakteristik özelliğini anlatırken, “idrakın en altına da en üstüne de hitap etmiştir” diyor. Ama Salih Mirzabeyoğlu’nda böyle bir şey yok, “ifrat halde tecrid!” diyor. Tecridin tanımı neydi; “alâkalardan soya soya derinleşmek”... Buna, “yükselmek” de diyebiliriz. Bu kadar tecrid seviyede ortaya koyduğu eserler, nesneye şartlanmış çağımız insanına hitap etmiyor. Dolayısıyla biz İBDA’cıyız ama bizler de algılama noktasında benzer zaaflarla malûlüz. Sonuçta veli değiliz. “Allah’ın eline bir idrak manivelası vererek doğrudan doğruya kurtardığı veliler” sözü... O söz şunun gibidir; peygamberler nasıl ki kendi içinde bulunduğu toplumun tesirleriyle şartlanmış değillerse, bizzat semavî bir bildirimle Allah tarafından topluma tesir etme durumundalarsa, velilerde de vardır bu. Veliler toplumdan tesir almış değillerdir, bilakis topluma tesir ederler. O yüzden başlarda çok yadırganırlar, dışlanırlar. Meselâ Salih Mirzabeyoğlu’nun ve Necip Fazıl’ın dışlanmaları... Necip Fazıl, Salih Mirzabeyoğlu kadar yadırganmamıştır. Necip Fazıl “ben indim, hatta fazlasıyla indim” der. Salih Mirzabeyoğlu öyle değildir, şiirlerinde dahi o ifrat halde tecridin izlerini görürüz. Mirzabeyoğlu’nun şiirlerinde de saf tecrid vardır… Meselâ Necip Fazıl’ı okuyup anladığını iddia eden insanlar, onu derinlemesine anlamak yerine onun hep kışrına takılı kalmışlardır, ondaki derinliği gerçek anlamıyla bir tek Salih Mirzabeyoğlu görmüştür ve o derinliği de açığa çıkartan zaten İBDA Fikriyatı’dır. “Biz Büyük Doğu’nun zahiriyiz” diyor. O yüzden Büyük Doğu’nun bâtınını zahire çıkarandır Salih Mirzabeyoğlu… “Felah” kavramına geliyoruz yine. “Biz her kesimi kendi bulunduğu yerden sıçratmak durumundayız” sözüyle, en başından, “benim fikirlerim, eserlerim, dolaylı yollardan topluma tesir etmek durumunda” demeye getiriyor aslında. Biz de Salih Mirzabeyoğlu’ndan aldıklarımızı topluma taşımakla mükellefiz; fikirde de, aksiyonda da… Fakat kelle sayısına bakarak, buraya gelen insan sayısına bakarak değerlendirmek de yanlış olur. Mehdiyet kavramıyla, “zamanın kutbu-zamanın sahibi” bahsinin örtüşmesi diyoruz… Zamanın kutbu; tasavvufî anlamda kutup kavramıyla mütefekkir kavramını örtüştürdüğümüz zaman, bilerek veya bilmeyerek zamanın kutbunun etkisinde kalmak anlamı da çıkıyor buradan. Ben Ölüm Odası B-Yedi’yle alâkalı olarak bu mevzuyu işlemeye çalıştım AYLIK Dergisi’nde. “Allah Adamları”, “Zamanın Kutbu”, “kutup” gibi kavramlar etrafında durdum. Bu, Tilki Günlüğü’nde de muhtelif yerlerde geçer; İmâm-ı Rabbâni Hazretleri’nden iktibasla, “zamanın sahibi, akl-ı küll mesabesindedir; onun devrinde yaşayan insanlar, onun muradına denk gelen işleri, onun tesiriyle yaparlar” diyor.

(Özden Yılmaz-Bir mânâda yine Telegram yani!)

Bu da telegramın müsbeti oluyor. Mirzabeyoğlu’nun öyle bir özelliği var; “zehir yesem bile onu da şifaya tahvil ediyorum” sözü meşhurdur; menfî olan Telegram kavramını alıyor, Ölüm Odası B-Yedi’de tersinden işliyor. Zaten telegramın esprisi “iradeyi kırmak ve yönlendirmek”tir. Bu, menfiye olan şehveti, isteği kırıp müsbete yönlendirmek biçiminde de olabilir. “Zihin kontrolü”nün Kürtçesi olan “kontrola hiş”in ebcedi ile “Mevlâna Celâleddîn Rumî”nin ebcedi aynı. Tevilini de yapıyor; “Mürşit birdir ayrılık müridlerin nazarındadır”… Nasıl ki ruh birdir; Küllî Ruh, nefsin araya girmesiyle oluşan senlik-benlik durumlarıyla farklı ruhlara dönüşüyor… Aynı şekilde mürşid de tekdir, veli de tekdir; Mevlâna Celaleddîn Rûmi olarak da gözükür, İmâm-ı Rabbânî Hazretleri olarak da gözükür bu zaman ve mekânda Salih Mirzabeyoğlu olarak da gözükür. Telegramı, Kumandan Mirzabeyoğlu’nu zehirlemek üzere yapılmış bir proje olarak kabul edersek; zehri şifaya tahvil ediyor ve kendisindeki derece artışına, teshir kudretinin artışına vesile kılıyor. Dolayısıyla 2000 senesi İBDA Fikriyatı’nın açılışlarında dönüm noktasıdır. 1999 sürecini de zaten çoğumuz yaşadık. O sürecin mânâlandırmasını da yine kendisi yaptı. Kumandan Mirzabeyoğlu, İBDA Fikriyatı açısından, “1999, öncesini ve sonrasını kendine bağlayan bir dönüm noktasıdır” dedi. Hem pratikte hem gelişimde bir dönüm noktasıdır bu. Kendisine telegram yapılmaya başlanmasıyla, derece artışının dünyaya ve Türkiye’deki gelişmelere -ister siyasî gelişmeler, ister ekolojik dönüşümler, ister toplumsal gelişmeler- tesir ediyor. Zaten zamanın sahibi, zamanın tecelli ettiği mekânın da sahibi olmuş oluyor. Mesela “İdris kelimesindeki Kuddûsî Hikmet”; Füsûsü’l- Hikem’de geçen bir husus, “mekân ve mekânet yükselişi” diye bahsedilir bundan. İdris Aleyhisselam 16 sene boyunca riyazet yaparak göğe çekildi, yükseltildi. Bu hem mekânî anlamda bir yükseliş hem de mekânet yani mekânın kavramlaşması anlamında… “Yandıkça gelişen tılsımlı kütük” mısraını kullanır. “Kütük”ün orada “muhteva” anlamı var; Sefine’de geçen, “şiirde kütük ve nakış” mevzuunu hatırlayalım; mevzumuz ile alâkası içinde, “idrakte yahut varlıkta muhteva ve form”a tekabül eder. Aristo’da da vardır muhteva ve form ilişkisi. Kumandan Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası B-Yedi’de “Abdülhakîm Koltuğu”na atıfta bulunuyor; “Abdülhakîm Koltuğu” için “doldurulması gereken makamdır” diyor. “Abdülhakîm Koltuğu” dolmaya Hicrî 1400(1980) senesinde başlamıştır; bu tarih, Mehdi’nin zuhuru, son İslâm müceddidinin geleceği asrın başlangıç noktasıdır. “İstikbal İslâmındır”ın ebcedinin 1980’e tekabül etmesi… Yani bu eserde, nihayeti İslâm’a varacak olan bir davanın başlangıcına ve o davanın nereye varacağına dair ipuçlarını görürüz. “Abdülhakîm Koltuğu” mevzuuna dönecek olursak, bu mertebe, boş bir form olarak 1980’de başlıyor, fakat muhteva olarak doldurulması gereken bir mertebe diyor. İdris Aleyhisselam’da tecelli eden hikmetin velayetteki karşılığı İdrisî Seyr-i Sülûkdür. Yani manevi anlamda miraç, yükseliş… Bu manevi anlamdaki kudret artışı, aynı zamanda eşyaya, hadiseye, insanlara, siyasî, sosyal, ekolojik gelişmelere damga vurma kudretinin de artışı anlamına gelmektedir. Bunun nihaî mertebesi de devletleşmedir. Kumandan Mirzabeyoğlu Haliç Kongre Merkezi’nde de, “Abdülhakîm Koltuğu mertebesi, Eflatun’un işaret ettiği ideler âlemi mertebesine tekabül eder, aynı zamanda da hürriyetler alanıdır” diyor. Hani dedik ya, tecrid, tecrid, tecrid; “alâkalardan soya soya derinleşmek” yahut alâkalardan soya soya yükselmek anlamına gelir. Yükselmek, maddî ve -ratio anlamında- akıl âleminin kayıtlarından kurtularak hürleşmek…

(Fatih Turplu- Safra atma gibi...)

Aynen… Fizikte de elektro zayıf kuvvete atıfta bulunuyor. Aynı zamanda hürriyetler alanına yükseliyor, maddî âlemin kayıtlarından kurtuluyor; latifleşme, süptilleşme, bir zayıflama da söz konusu. Tüm dünyaya ve Türkiye’ye tasarrufu artıyor. Bir yandan yükseliyor diyoruz, bir yandan da zayıflıyor; ne menem bir iş bu!

(Fatih Turplu- “İdrakin aczini idrak” mertebesi…)

Çok doğru. Aczin kuvveti, zayıfın kuvveti!.. Çocuk hikmeti!.. Kumandan Mirzabeyoğlu, bu “elektro zayıf kuvvet”e, yeni fizikteki kavrama atıfta bulunarak anlatmış; “elektro zayıf, hem zayıf diyorsun, bütün cep telefonlarından, nükleer bombalara kadar tüm yüksek teknolojinin kökeni bu elektro zayıf kuvvet esprisine dayanıyor” diyor.

(Ergun Oymak- Üstad’ın da, “Öyle zayıfladım ki sonunda Herkül oldum” mısraı var.

Ölüm Odası’nda bu minvalde o mısraa da atıfta bulunur.

(Nazif Keskin- Bir de şöyle bir şey var. Telegram denilince… Batı medeniyeti, demokrasisiyle, vahşi kapitalizmiyle, emperyalizmiyle ve kültürüyle filan, dünya düzeni hâlinde kendini dayatıp insanı kendi özüne yabancılaştırmış, uyuşturmuş, körleştirmiş. Yani bu bir tür telegram olarak, az önce sizin de bahsettiğiniz gibi İslâmcı camianın bile algısına tesir etmiş. O yüzden Büyük Doğu’ya da, onun çapında ve derinliğinde sıhhatli bir bakışı ondan başka kimse geliştirememiş. Batı ve temsilcileri, bir tek Kumandan’a tesir ve teshir etmeyi başaramıyor . Ve ona karşı özel bir savaş ilan etmiş gibi.)

Evet. Telegramın esprisinde şöyle bir şey var; bir insan ruhu var ve bu insan ruhunu kuşatanlar var. Bu, “Bütün Fikrin Gerekliliği” eserinde geçer; psikolojide, sosyolojide de bu mevzular çok yoğun olarak işlenir. Hattâ hemen hemen böyle kalıplar üzerinden işlenir, ama mevzuyu sonuna kadar götürüp içini doldurmaya gelince, her şey havada kalıyor o alanlarda. Kumandan Mirzabeyoğlu ise aslî yerine oturtuyor bu meseleleri.

İnsan ruhunu tek başına ele aldığınız zaman, hem Hakk’ı temsil ediyor hem de tam hürriyeti temsil ediyor. Bu insan ruhunun, bir kabuk tutma mertebesi olarak nefs var; bunun içine tabiî ve hayvanî temayüller, dünyevî temayüller vesâir falan hepsi giriyor; beşeri zaaflarla kuşatılmış bir nefs kabuğu var. Bunun da etrafında, bu kabuğun biraz daha maddeleşmiş hâli olarak beden var. İnsan ruhu, mutlak hür mertebede fakat o hürriyeti ilk kuşatan ve ket vuran, onu aşağı çeken nefs… Onu da kuşatan ve aşağıya çeken ise beden… Nefs ve beden, hürriyeti aşağıya doğru çekiyor, bunu biraz daha açtığınız zaman; aile çevresi, sosyal çevre, coğrafî çevre, içinde yaşadığınız siyasi sistem, mevcut eğitim sistemiyle boca edilmek istenen alışkanlıklar filan; tüm bu kuşatanların toplamı olarak insan ruhu bunların tacizi altında. Telegram bunların toplam hâlde mecazıdır. Zaten Mirzabeyoğlu, “tez ve antitez diyalektiğinin aslı, ruh ve nefsin savaşıdır” demeye getiriyor. Hürriyeti temsil eden ruh ve onu kuşatan nefs var. Diğer bütün dış çevre, nefsin bir nevî yansımalarıdır, uzantılarıdır. Kumandan işkencehanede gözaltındayken söylüyor ya -“İşkence” ve “Damlaya Damlaya” eserlerinde geçer- “Tilki günlüğü nedir, seni çözmeye çalışıyorum” diyor dönemin MİT yetkilisi sorguda. Kumandan Mirzabeyoğlu da “benim orada bahsettiğim karakterler, nefsimin bana görünüşünü temsil ediyor. Burada bana eziyet edenler dahi, nefsimin bana eziyetini temsil ediyorlar” diyor. Yani “hayatımda karşıma çıkan her şeyi, nefsimin bana görünümü olarak görüyorum” demeye getiriyor. Sonra da bir espri olarak “böylece psikopat olduğumu anladılar!” diye ekliyor. (Gülüyor.) Şuraya geleceğim; bütün bir hayat aslında nefs ve ruhun savaşı; nefs bâtılı temsil ediyor, ruh da Hakk’ı, İslâm’ı temsil ediyor… Hani fıtraten kafirde bile İslâm fıtratı var -küfür örtü demek ya-; kafir küfür kutbunda yaşıyor, avam Müslümanlar ruh kutbunda yaşıyor ama imanın suretinde olarak yaşıyor, hakikatinde değil. Hakikatinde olmadığı için sürekli imanî noktada ruh ağır gelirken, amelî konuda öteki türlüsü ağır gelebiliyor falan. Sürekli bunun karmaşası içerisindeyiz, dolayısıyla bizim dışarıdan gelen uyaranlara karşı koruma duvarlarımız kırılgan ve ince. Kişiden kişiye değişiyor ve yaşadığımız dış uyaranların şiddetine göre de değişebiliyor. Bazen bir şeyi tercih ediyoruz, bazen tercih etmememiz gereken şeye temayül ediyoruz vesaire. Velilerde -tabiî ki peygamberler en başta ve şu anda konumuz veliler ve Mirzabeyoğlu- ruh kuvveti yüksek olduğu için dışarıdan ne türlü uyaran gelirse gelsin, bu sürekli geriye yansıyor. Şimdi telegramcıların yaptığı şey şu, işin özeli şu; paradigmalarını şöyle kurmuşlar; “bu bir din mi, ilim mi çekişmesidir”. Yani diyor ki, “senin hürriyet dediğin şey, insani öz, insani hakikat dediğin şey, aslında maddenin, dış çevreden gelen uyaranların insanı şekillendirmesinden başka bir şey değildir”. Bu mevzu aslında Batı felsefesinde hep tartışma konusu olmuştur. Bir de “senin ruh dediğin şey, beynindeki nöronların, moleküllerin, fonksiyonların toplamıdır yahut yansımasıdır” diyor. Bu bayat bir materyalist görüştür aslında. Ama şu ân Şamanizm ve Taoculuk üzerinden, Kuantumcu görüş üzerinden, daha rafine materyalist görüş olarak yürüyor ve şöyle demeye getiriyor; “sen istediğin kadar Mehdi olduğunu iddia etmeye çalış, biz dış uyaranlar üzerinden bedenine acı verip, beş duyu organına hükmederek seni yıpratıp, tehditlerle korkutup zihin programını değiştireceğiz” diye bir meydan okuma sözkonusu. Telegramın başlangıcı budur ve Kartal Cezaevi safhasında Kumandan Mirzabeyoğlu’nun imanını alamadılar ancak bu safhada geçici de olsa, zaman zaman bir zihin sersemliği yaşamıştı. Geçici ve lokal bir galip gelme söz konusu oldu, ancak imanını alamadılar, o ayrı mesele. Ki o “intihar” denilen hadise de öyle bir şeydir. “Ben’ime, mahrem çekirdeğime dokundurtmuyorum”un bir refleksidir bu “intihar” mevzuu. Yoksa “ben dayanamıyorum, edemiyorum” tarzında bir şey değildir; “ben oraya kadar getirtmem” noktasıdır bu hadise. Ayrıca bunun hikayesini de çeşitli vesilelerle veriyor Mirzabeyoğlu.

İBDA, “sorulan soruya güzel cevap vermek, tatminkâr cevap vermek” anlamına da gelir, dedik. Meselâ Salih Mirzabeyoğlu yazdığı eserleri, muhtelif vesilelerle yazdığını belirtiyor. İlim-fikir onun nefsinde toplu zaten; dışarıdan gelen bir “uyaran”, onun İBDA Fikriyatı’nda yeni bir açılım yapmasına vesile oluyor ve bir eser doğuyor. Ve bazen bu dışarıdan gelen uyaran, onu kızdıracak bir uyaran oluyor. Meselâ “Hırka-i Tecrid” veya “Necip Fazıl’la Başbaşa” eserinin yazılması gibi; “birisinin ettiği bir lâftan dolayı tepem attı, o bu satırları okurken kendi üzerine alınmaz ama bu eseri yazmama vesile oldu” mealinde izah eder yazma vesilesini. Yahut “Elif” adlı kitabında, Bolu F Tipi’ndeki bir “ortak alan sohbeti”nde, Kâzım Ağabeyin bir tavsiyesini, eserin yazılmasındaki “güzel vesile” olarak zikreder. Tefsir ilminde, en başta da değindiğim gibi Esbâb-ı Nüzul bahsi de aklımıza gelsin… Ayrıca “Velilerin sözleri de eserleri de Kur’ân sırrındandır” hikmeti... Kökler adlı eserde geçen “Mesnevî Kur’ân-ı Kerimdir…” mevzuunu hatırlayalım. Tabiî oradaki zikrediliş vesilesi, Büyük Doğu-İBDA külliyatı kasdıyladır. Kur’ân’dandır diyelim biz de.

Telegram’a dönecek olursak; öyle bir şey ki, bizler gibi sıradan, avam bir Müslümana yapılmış olsaydı, gerçekten bir robot elde ederlerdi. Çünkü bizim şahsiyet duvarlarımız kırılgan ve belirli zaaflarımız var. Bu zaaflardan girip, telkin yapmayı beceriyorlar. Ve bu cihaz gerçekten kişinin düşünceleriyle oynuyor, algılarıyla oynayabiliyor. Bu şey, dışarıdan çok kaba bir telkin metodu gibi bir şey değil, o kadar çok içeriden müdahale etme şartlarına ermişler ki, onun telkin kabiliyeti dışarıdan gelecek hiçbir telkinle kıyaslanmayacak kadar yüksek seviyededir. Burada bunun mücadelesi var. Yani “senin o ulaşılamaz dediğin ruh çekirdeğine girip, seni dönüştürüp, böylece ruh diye bir şey olmadığını” filan… Tabiî olarak böyle olunca da, “Allah yok, din yok, bu da yok, şu da yok” diye rafine materyalist görüşün güya ispatı olacaktı bu. Tabiî bu olmadı ve olamayacağı da açığa çıktı. Hâlâ neden yapıyorlar bilmiyorum ama intikam duygusuyla işi inada bindirmiş olabilirler. Birilerine üç-beş kuruş maaş verip oturtmuşlardır cihazın başına; “ne kadar çok rahatsız edersek bizim için o kadar kârdır” diye de düşünülüyor olabilir. Fakat şunu da söyleyeyim; geçmişte verdiği eserler, ufak bir “uyaran”a verdiği bir “cevap” şeklindeydi. Telegram’da ise sürekli uyaran bombardımanına maruz kalıyor. 24 saat boyunca!.. Dolayısıyla telegram vesilesiyle yaptığı açılımlar, çok daha muazzam… Bunu Sefine’den beridir görüyoruz. Gece-gündüz yazıp çiziyor ve bu hususlar da ayrıca yazılıp çizilecek derecede çok konsantre tomurcuklar barındırıyor. Yani çok daha kapsamlı ve geniş eserler, soyut, yani mücerret eserler... Bu anlamda da telegramın ona tersinden böyle bir katkısı, böyle bir “vesile” tarafı var.

(Özden Yılmaz- Hazret-i Musa’nın Âsası kıssası gibi yani. Sihirbazların ilmini içine alıp…)

“Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu” kanatları arasında fikir mimarisi… “Batı tefekkürünü İslâmî aslına irca etmek” diyor İBDA Mimarı. Batı tefekkürünü, firavunun sihirbazlarının yılan suretindeki ipleri gibi düşünün. Hazret-i Musa’nın Âsası gerçekten yılana dönüşünce, o iplerin halk nazarında yılan gibi gözüken suretlerini yutuyor. Batı tefekkürü, son tecritte İslâm kaynaklarından istifade yolludur; bâtını itibarıyla iman ve Hak merkezlidir. Onun küfür olan örtüsünü -küfür örtü demektir- o yılan suretleri gibi düşünün. O örtüyü sıyırıp kendine mâlediyor. Salih kelimesi, sin harfi ile yazılışı itibarıyla karayılan demektir. Zaten iman ve küfür meselelerine girdiğimiz zaman, küfür yani o kabuk-örtü bile varlığını yine İslâm’a borçludur. Hegel’den filan misâllendirmeye kalkarsam mevzu uzar. Bir de Fütuhât-ı Mekkiyye’de gördüm; Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri, niye başka bir hayvana –meselâ aslana- dönüşüp de o suretleri yutmadı, meselesini, halkın sihirbazların marifetlerinde yılan suretlerine şartlanmasına, o surete aşina olmasına bağlıyor. Yani bâtıl olan yılan suretinin Hak olan yılan suretine tebdili sözkonusu. Bunu yine fikir sistemimize uyarlarsak, Batı tefekkürüne el atıştan maksadın “aşina olunan kalıplar üzerinden aşina olunmayan mânâların fışkırtılması” olduğunu anlarız.

Bahsi biraz toparlayalım. Hem bizim arkadaşlarla, hem de dışarıdan görüştüğüm arkadaşlarla da konuştuğumda söylerim hep. Meselâ geçenlerde ünlü bir yazarın oğlu, Salih Mirzabeyoğlu’nun kitaplarını bizim bir arkadaş vasıtasıyla almış. “Nasıl anlayabiliriz?” noktasında soruluyor bana hep. Bahsettiğim yazarın oğlu aynı zamanda üniversitede okuyor, her zaman herkese dediğim şeyi ona da söyledim; “Bulunduğun alana hep felsefi arka planı üzerinden, felsefi derinliği üzerinden gir. Felsefi derinliği üzerinden girmezsen ne kendi branşını tam mânâsıyla anlayabilirsin, ne de o kalıplar üzerinden Büyük Doğu-İBDA ile bağlantısını kurabilirsin”… Bizim arkadaşlara da hep felsefe ve sosyolojiyi öneriyorum, Çünkü iktisat gibi, hukuk gibi tüm alt dallar felsefeden doğmuştur ki zaten sosyoloji de toplum felsefesidir. Sosyoloji, felsefenin Fransız İhtilâli’nden sonraki kıvrılışını temsil eder.

Külliyatta geçer bu ölçü: “İlim, mücerret tefekkürden tiksinmemelidir, ide’den korkan ilim, sonunda kavramdan da olur.” Batı formasyonunda ele aldığımız zaman mücerret fikir, felsefeye tekabül ediyor ki zaten Batı’da neye el atarsanız atın, tıpkı Üstad’ın “Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu” kitabında belirttiği gibi en teknik mevzular, en somut yani müşahhas mevzuların dahi kaynağını Eski Yunan’dan aldığını görürsünüz. Eski Yunan’dan başlayan felsefi çizginin branşlaşa branşlaşa, yani dallana dallana gelişimini temsil eder, demek ister Üstad. Batı’da en müşahhas şeyler bile kökenini mücerretten alır. Teknik, teknoloji dediğimiz de zaten “uygulanmış ilim”, yani ilmin pratiğe dönüştürülmüş hâlidir. Bunun da kaynağı Eski Yunan’a dayanıyor; Eflatun’dan, Aristo’dan başlayıp, oradan tekamül ede ede günümüze gelmiştir.

İdeler alanı dedik, ideler âleminden bahsettik; işte onun içini “Abdülhâkim Koltuğu” ile doldurdu Mirzabeyoğlu; “Hürriyetler Alanı”yla doldurdu, “çocuk” sembolüyle doldurdu, “küllî ruh” kavramıyla da doldurdu filan… Nasıl ki bütün Batı medeniyetinin macerası, işin ta ide tarafından, tecrit tarafından, mücerret tarafından bugüne kadar geldiyse, Salih Mirzabeyoğlu da mücerret bir dünya görüşü, yani “İfrat halde tecrit” diye nitelenmiş bir dünya görüşü üzerinden, mücerret seviyeden bir sistem ortaya koyuyor. Bizim medeniyet projemiz de o tecrit seviyeden konmuş dünya görüşünden çekilen ipliklerle kurumlaşmalar, ilimlerin yazılışıyla ta pratiğe kadar, inşallah aşağıya kadar indirilecek. Yani burada şöyle bir şey var; en üstte ideler, onun biraz daha müşahhasa indirilmiş, biraz daha pratiğe indirilmiş hâliyle “kavram” –bunlar Hegel felsefesinde geçer, inşallah sonra açacağım bunları-, şunlar şunlar diye aşağıya inerken en sonunda teknik alana, yani uygulamaya, praksise dair bir açılım söz konusudur. Meselâ üniversite tahsili olup da “Biz İBDA Fikriyatı’ndan bir şey anlamıyoruz!” diyen kimselerin de problemi şu; ya okuduğu dönemdeki müfredat itibarıyla, branşının felsefî arka plânından, yani mücerretten suyu kesik olduğu için bu geçişi kuramamıştır, yahut bizzat okuduğu branşta bir problem vardır. Meselâ günümüzde iktisat bölümü -affedersiniz-, tamamen amele yetiştirmeye dairdir. Yani iktisadın tefekkürüne, arka plânına, felsefi derinliğine, kökenine kadar girilmemektedir. Aynı şey hukuk için de geçerlidir; hukuk var, hukukun bir felsefesi var; oradan ahlâk ile ilgisi var. Hukuk, ahlâk felsefesiyle de alâkalı olan bir branştır. Bu arka planlar verilmediği için, doğrudan doğruya işin amelesini yetiştirmeye dair olduğu için, adam hukuk fakültesini bitiriyor ama Mirzabeyoğlu’nun “Hukuk Edebiyatı”nı anlamıyor –Tabiî ki Hukuk Edebiyatı’ndan ibaret değil İBDA Külliyatı- dolayısıyla kendi branşıyla İBDA Külliyatı’nın arasını da bulamıyor. Onun için Salih Mirzabeyoğlu “Mücerret tefekkürden suyu kesik ilim olmamalıdır”, “İlim, mücerret tefekkürden tiksinmemelidir” der.

Mücerret tefekkür derken şöyle de bir şey var; işin mücerretine girildiği takdirde, o mevzuun külliyat ile geçiş noktalarını da görebilmek gerekir. Meselâ bir adam ateist olabilir, komünist de olabilir ama İslâm fıkhı diye bir şey var, sen İslâm fıkhı diye bir vakıayı reddedebilir misin? Adam hukuk fakültesi mezunu, “İslâm’da devlet yoktur ki”, “Peygamber devlet kurmamıştır ki” filan diyor, saçmalıyor. Yahu devlet kavramı ne? Mücerretine girdiğin zaman… Kendisi felsefî bir derinlikte girmiş olsaydı hukuk mevzuuna, “İslâm’da devlet yoktur” diye saçmalamaması gerekirdi. Yani bir adam, şeriatı reddedebilir, Müslüman olmayabilir ama şeriatın bir İslâm hukuku olduğunu, bir hukuk bahsi olduğunu, fıkhın İslâm hukuku ve ahlâkıyla alâkalı bir mevzu olduğunu, İslâm’ın bir nevî etik felsefesi de olduğunu görmesi lâzım. Adam yine reddetsin, o ayrı dava; hidayet Allah’tandır.

Kavramlaşmalar ve tanımlar-tarifler kaçınılmazdır bir mevzuya derinlemesine girdikçe… Fakat bu kavramlaştırmalar ve tanımlamalar maalesef tefekkür dediğimiz o anlayış, idrak zemininden kopulduğu takdirde parçalanmaya yol açıyor. O yüzden Salih Mirzabeyoğlu “Bütün Fikrin Gerekliliği” diyor. Kavramların tanımını yaparken, dikkat ederseniz geniş tanımını yapar, sonra dar tanımını yapar, mevzuuna tahsisen tanımını yapar. Mesela “aksiyon” kavramı… Aksiyon denilince, kaba Marksistler’in yaptığı gibi, bir tarafta Aristocu “hareket” tanımı temelinde bir praksis anlaşılıyor, bu tarafta da teori… Kaba bir tasnif! Halbuki “Düşünmek yapmaktır” diyor Mirzabeyoğlu. Orada, “yapma”nın da teoriyle, yani içsel ruhi bir süreç olarak iç içeliğini söyler, birbirini tamamlayıcı veçhesine atıfta bulunur. “Edebiyat, mevzuuna tahsisen kullanılmadan önce mücerret ve müstakil idrak zeminidir.” der, geniş mânâsıyla söyler. Sanat denilince, “aksiyon sanatı da vardır” diyor, “sanatın kapsamına girmeyen ne vardır ki”... O parçalanmışlıkları böyle bir bütün fikir içerisinde, böyle bir idrak zemini içerisinde toparlıyor. Dolayısıyla bahsettiğim hususlar, kavramların kendi aralarında ilişkisi falan hep tefekkür hassasını yitirmemizden kaynaklanan bir husus. Ama şunu söyleyelim; şu ân bir “evrilme”, bir dönüşüm var toplumumuzda.

Misâl vermem gerekirse, 1999’da Metris Cezaevi’nde Hürriyet’te bir köşe yazarının –zannedersem iktisatçıydı- bir köşe yazısını göstermişti, hatta biraz da bize fırça makâmında söylemişti; “Ben görmesem burada, bana okuyup getirecek kimse de yok!” diye. Orada o yazar şunu yazmıştı; “Bozuk bir ahlâk üzerine sağlam bir hukuk tesis edilemez, bozuk bir hukuk sisteminin üzerine de sağlam bir iktisat politikası bina edilemez.” İşte hepsi birbiriyle iç içe ve ilintili falan diye “iktisat ve ahlâk davasını bir köşe yazısıyla anlatmış” diyerek göstermişti bize.

Kendi branşında dış kaynaklara, yani İslâm dışı kaynaklara dahi açılındığı zaman, bunun felsefî derinliği üzerinden girilmesi gerekir, o felsefî derinlik iktisat bahsi için de başka mevzular için de geçerli. Yani geriye doğru nerelere gidiyor bu, hangi mevzularla temas noktası var, en ide noktasından, mücerret noktasından, soyutlamacı noktasından girip buradan iktisadî, hukukî doktrinlere kadar gelip oradan en kavramlaşmış, kurumlaşmış hâliyle falan indirilmesi gerekir, o kültür hamulesini edinip oradan ancak İBDA diline geçildiği takdirde anlaşılabilir. Meselâ bir arkadaşım, Haliç Kongre Merkezi’ne üniversite mezunu bir arkadaşını getirmiş ama adam hiçbir şey anlamamış. O anlayamamak zekâmızdan, istidat yetersizliğinden kaynaklanmıyor yani.

(Fatih Turplu- Bir gazeteci şöyle bir yorum da yapmıştı Haliç Kongre Merkezindeki izdiham için; “Milleti de çok görmeyin. Bu coğrafya insanı hayatında ilk kez bir mütefekkir görüyor.”)

Mütefekkir mefhumunun karşılığı toplumumuzun tarihinde olmadığı için bir kıyas unsuru da olmuyor yani. Böyle bir ihtiyaç hiçbir zaman hissedilmemiş ki!.. Bu ilk kez ortaya konulmuş bir şey ve biz de bunun bir ihtiyaç olduğunu ispatlamaya çalışıyoruz veya Salih Mirzabeyoğlu ispatlamaya çalışıyor. Diyor ya; “Benim bir arzım var…” Ama talep doğurmaya da çalışıyorum, talep yeteri kadar yok, demeye getiriyor.

(Özden Yılmaz- Fakat şunu da gözden kaçırmamak lâzım. Aslında mücerrete kıvrılmaya başladık. 1990’larda İmâm-Gazali dediğinde burun kıvıranlar, İbn-i Arabî dediğinde, o ne yahu diye tepki gösterenler…)

“Üfürükçüler”in yayınevleri basardı onun kitaplarını.

(Özden Yılmaz- Ama bugün onların her biri bir köprü oluyor Büyük Doğu-İBDA’ya. Şu ân muhitte böyle çalışmalar var. Füsûsü’l-Hikem okumaları, Fütuhât-ı Mekkiyye çalışmaları, Konevî Hazretleri vesaire…)

Elbette! Zaten bilhassa 2000 yılından sonra dünyada çok ciddi bir dönüşüm yaşanmaya başlandı, bizim davamızın girdiği safha bakımından da dedik. Ki Salih Mirzabeyoğlu’nun üretkenliğindeki o uyaran-cevap ilişkisi… Yani o kadar çok yoğun bir uyaran bombardımanına maruz kalıyor ve hepsine de takır takır cevap vermek zorunda kalıyor. Ölüm Odası ve öncesindeki eserlerde, o kadar çok sözü aynı ânda söylemek zorunda ki, bunu ancak kısa kısa ebced geçişleri ve iştikak geçişlerini vererek sağlamaya çalışıyor gibi düşünelim. Söyleyeceklerini söylemeye ne ömrü yeter ne de zamanı var buna. O nedenle vermek istediğini çok konsantre veriyor orada; anlayamasak, nüfuz edemesek bile o şekilde kabul edelim. 2000 sonrasında yazdığı eserler daha “problemli” bizim açımızdan, bizim anlamamız, bize hitap etmesi bakımından. Fakat çok yoğun, çok konsantre ipuçları var, bunu görmemiz açısından söylüyorum. Bunun ruhânî etkisi anlamında da, insanları tasarruf etmesi, zihinleri dönüştürmesi bakımından da izlerini görüyoruz Dünya’da ve Türkiye’de. Sol kesim için de geçerli, onu da söyleyeyim. Sol kesimde Althusser var, Gramsci var, Frankfurt ekolü var, Marksizmi daha çok metafizik çizgiye doğru kıvıran Marksist kökenli aydınların eserleri tercüme ediliyor, basılıyor, okunuyor… Ben bunu entelektüel seviyedekiler için söylüyorum, yoksa kendisini “ben Marksistim” diye satan ayak takımı tipler için söylemiyorum. Entelijansiyada bu anlamda muazzam bir dönüşüm var. İslâmcı kesimde de bu mânâda muazzam bir dönüşüm var.

(Fatih Turplu- Baran Dergisi’nde geçen çok hoşuma giden bir tesbiti hatırlıyorum; bugün Türkiye’de İslâmcılarla yine İslâmcılar iktidar mücadelesi veriyor. 90 yıldır Kemalizm vardı. Buharlaştı âdeta, kimse sormuyor nereye gitti diye!)

Aynen! Meselâ Salih Mirzabeyoğlu diyor ki; “Bu fikri, bu dili öyle bir oturtun ki, size karşı olanlar bile sizin dilinizle konuşmak zorunda kalsın”. Bu dilin giderek daha da oturmaya başladığının göstergesidir o tesbit.

Marksizm bu kadar çok kolay öğretilir, meselelere çok kolay ve pratik bir şekilde girmeyi sağlayan bir diyalektiğe sahiptir falan, hatta bize karşı da avantajları budur şeklinde tesbitleri vardı Mirzabeyoğlu’nun; dikkat edin, bugün İslâm’ı es geçerek, dışlayarak, gerek içte, gerek dışta yaptıkları analizler ne kadar komik öyle tiplerin. Yani kendi kendilerini rezil ediyorlar, konuştukça batan adam durumuna düşüyorlar. Gerici diyorlar ya, kendileri “gerici” durumuna düştüler!

(Fatih Turplu- Bir şey soracağım. Salih Mirzabeyoğlu bu kadar doğurgan bir yazar olduğu hâlde yeteri kadar aksülamel, karşılık bulabiliyor mu?)

Üstad, Büyük Doğu’larda şöyle söylüyor; “Tonlarca sükût külü üzerimize dökülüyor”. Yine Salih Mirzabeyoğlu da “ademe mahkûm ediliyorum” diyor. Şöyle bir şey var; Batı’ya da baktığımız zaman kimi dünya çapında isimler yüz sene sonra takdir ediliyor, o da kendi milleti tarafından değil. Yani avangart, öncü dediğimiz kimselerin, özellikle de tefekkür alanında kendini ortaya koymuş kimselerin kendi dönemleri, kendi çevreleri itibariyle yadırganması, bir ölçüde artık kabul edilmesi gereken bir şey. Hayatın realitesi diyelim. Salih Mirzabeyoğlu’nun Necip Fazıl’a göre talihsizliği az önce bahsettiğimiz gibi “Ben indim, fazlaca indim.” diyor Üstad, Salih Mirzabeyoğlu için de “Sende ifrat halde tecrit var”. Bırak milleti, etrafındaki arkadaşlarını dahi yetiştiremezsin demeye getiriyor. İbdacı kadrolar, İbdacı kurumlar niçin yeteri kadar oluşmadı? O biraz da dünya görüşünün özelliğinden kaynaklanan bir durum. Hani Yağmurcu adlı eserde, yağmur yağdığında yağmurcu çıkıyor ya kulübesinden; o iç ve dış dünya arasındaki uyumsuzluğun ortadan kalkması mânâsına gelir oradaki kullanılışı itibarıyla. “Yağmurcu”nun başında bir şeyden bahseder; yağmurcu evvelâ kendi içine gömülüyor, dışarıyla kendi iç dünyası arasındaki uyumsuzluktan dolayı… Sonra o dış âleme tesir edince, yağmur yağmaya başlayınca, çıkıyor kulübesinden. Kendi iç dünyasıyla dış dünya arasındaki uyumsuzluk ortadan kalkmış oluyor.

Şimdi Salih Mirzabeyoğlu’nda da, tırnak içerisinde, saldırgan bir üslup vardı geçmişte. Onun yegâne davası, kendi iç dünyasını dış dünyaya nakşetmektir özetle. Fakat dış dünya ile kendi iç dünyası arasında bir “uyumsuzluk” var. Bundan dolayı kırıcı, saldırgan bir üslubu vardı. Bu uçurum giderek kapanmaya başladı, bunu kendisi söylüyor, ben söylemiyorum. Tam olarak bu kelimelerle söylemiyor da, “kıtlık zamanında ekmeğime saldıranları defetmem, şeriata uygundur” diyor. “Bugün geriye dönüp bakıp, onlara hak verip mazur görmem, geçmişteki tavrımla çelişki arz etmez” diye de ekliyor. Meselâ Ahmet Kabaklı’dan rahmetli diye bahsediyor, daha birçok böyle bahsettiği isimler var. Sonuçta Necip Fazıl’ın etrafındaki birçok insanı da yabana atmamamız lâzım.

(Fatih Turplu- Peki şöyle söyleyebilir miyiz; yerinde, zamanında, şahsına karşı değil tavrına karşı bir tavır göstermiş. Kıtlık zamanı geçince şahsının da hakkını vermiş.)

Büyük Doğu’nun devamını temsil edecek o dönemde Mirzabeyoğlu. Onların çoğu o dönemde topyekûn çullanmaya, bitirmeye kalkıyorlar onu. Her bakımdan kıtlık var o zamanlarda. Mirzabeyoğlu hem şahsını hem de fikir sistemini lanse etmek, prezente etmek durumunda o şartlarda. Siz daha iyi bilirsiniz Nazif Ağabey. Hangi şartlarda eser yazmak ve basmak durumunda kalmış. El yazması, teksir makinesiyle

eser çoğalttığı dönemler… 20. Yüzyılın imkânları içinde düşündüğünüz zaman komik kaçıyor ama realitesi buymuş. Bir de, kaç-göç hayatı içinde yaşamak durumunda bırakılmasının onda yol açtığı sosyal kısıtlılığı eklersek…)

(Nazif Keskin- Ayrıca tavizsizliği hususunda da ben bir hatıramı aktarayım. Yalçın Turgut birgün heyecan ve sevinçle gelmiş, Libya Büyükelçisinin bize yardım teklifini iletmişti. Kesinlikle Kumandan reddetti. Kimseye minnet borcu olmadan, imkânsızlıklar içinde yürütmüştür bu davayı.)

Ben de, İran’ın Türkiye’ye devrim ihraç politikası uyguladığı dönemde Kumandan’a, eserlerinde Şiilikle ilgili o kısa satırları çıkarması karşılığında kitapların basımının ve dağıtımının üstlenilmesi biçiminde bir ahlâksız teklif yapıldığını biliyorum. Kumandan’ın, fikir haysiyetini koruma anlamında böylesi bir hassasiyeti de var.

(Fatih Turplu- Senin hep Tilki Günlüğü’nden aktardığın bir cümle var; “bir şeyler yapmak hususunda imkânsızlıktan bahseden nice kimseler vardır ki, gün gelir imkân onları yalancı çıkarır” diye. Biz bugün bu durumda mıyız? Bu durumdan nasıl çıkabiliriz?)

Bu durumdan çıkabilmek için doğru usûl çok önemli. Bunun üzerinde çok duruyorum. Tabiî o usûlü tesbit ettikten sonra gayret göstermek, çalışmak da gerekiyor. Tesbiti, tesbit edildiği yerde bırakmamak da lâzım. 99 senesinde bir takım yanlışlıkları vesile ederek o usûlün ipuçlarını hep vermişti Kumandan.

Oradan şuraya getireceğim mevzuyu. Tasavvufta, Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin, bir “tenzih” bir de “teşbih” diye iki kavramı vardır. “Tenzih”, İBDA Mimarı’nın “tecrid” kavramıyla semantik bakımdan akrabadır; “alâkalardan soya soya derinleşmek”… Bu, tabiî anlamayı, anlatmayı ve pratiğe dökmeyi de zorlaştırıyor muhataplarına. Bu da bizim -daha önce de bahsettiğimiz gibi- Batı tandanslı pozitivist, materyalist, rasyonalist fikir akımlarına, hattâ daha da beteri, Kemalizme maruz kalmış bir toplum olmamızdan da kaynaklanıyor. Mankurt bir toplumuz yani! Bunu Mirzabeyoğlu, “Esatir ve Mitoloji”sinde, Nuh Aleyhisselâm kıssasıyla misâllendiriyor diyebiliriz. Çünkü yine kendisinin deyişiyle, Esatir ve Mitoloji’nin günümüze hitap eden yönü de bulunmaktadır. “Nuh Aleyhisselâm kavmini davet ederken ileri gitti tenzihte” diyor. Yani onun putperest kavmi, nesneye-objeye ve objeleştirmeye o kadar şartlanmış ki, zihin algısı da buna göre şekillenmiş. Dolayısıyla Nuh Aleyhisselâmın tenzihçi-tecritçi daveti onlar tarafından algılanamamış 900 sene boyunca. Tufan, yani su, orada işarî anlamı itibariyle farklı hususlara delâlet ediyor, şimdi oralara girmeyelim.

(Arif Ayar- Tenzih ne demek?)

Temizlik, saflık, arîlik…

(Fatih Turplu- “Ayrı tutma” anlamı da var ama. Pislikten ayrı tutma gibi.)

“Hades” yani “pislik”te, “alâkalandırmak” mevzuu da vardır. Geçen seminerlerde işlediğim bir husus olarak, Hegel’in “Ruh-Geist’in Hadiseleşmesi” diye bir eseri vardır; “hadise”nin “hades” ile iştikak alâkası üzerinden “Ruhun hadesleşmesi” mânâsına da gelir. Üstad, “toprağa bulayarak, şekere bulayarak ver” diyor; yani “teşbih” ile anlat demek istiyor.

(Fatih Turplu- “Mecaz hakikate köprüdür”. Mecaz ile alâkalandırmazsan köprü de kuramazsın.)

Zihnin iki ritmi vardır. Birisi kalp ve sezgi buududur, diğeri de akıl ritmidir. Gerçek mümin bu iki düşünce ritmini hep terazinin iki kefesi gibi dengede tutmak durumundadır.

Lâf lâfı açıyor. Verilen süreyi de aştığımı ikaz ediyor arkadaşlar.

Teşekkür ederim.

Son Güncelleme: 12.12.2017 13:00
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.