ABD Başkanı Donald Trump’ın, BM Güvenlik Konseyi kararlarına aykırı bir şekilde, Kudüs’ü, işgal ve terör oluşum İsrail’in başkenti olarak tanıması, pek tabii olarak bata İslam dünyası olmak üzere, dünya genelinde şok etkisi meydana getirdi. Bu karara en büyük tepki, işgal altında yaşayan Filistinli müslümanlardan ve Türkiye’den geldi. Hrıstiyan Avrupa bile, Arab dünyasından daha çok tepki gösterirken, aslında Arab dünyasında ve İslam dünyasının genelinde, beklenildiği kadar veya en azından Türkiye’deki kadar bir tepki oluşmadı. Buda, sık sık ifade ettiğim gibi, Türkiye ve yakın çeperi hariç, İslam dünyasının hâlâ bir millet ve ümmet şuuruna varamamış olması, aşiret, kabile ve fırkalar arası bölünmelerle yaşamaya devam etmesi yüzündendir.

ABD’nin Kudüs’ ü işgalci İsrail’in başkent olarak tanıma kararına karşı, Türkiye’deki İslamcılar ilginç ve bir o kadar da boş hayallerle süslü bir kampanya başlattılar. “Ayasofya açılsın!” Bu kampanyaya, yüreğinde “Ayasofya” acısı taşıyan bir çok Müslüman da hayır diyemedi, zaten, İslamcıların isteği de buydu, yaradan vurup, hayır denilmesin!

Peki bu “arzunun gerçekleşebilme imkanı var mı? Yani Türkiye, dünya konjüktüründe, bu arzuyu yerine getirebilecek, askerî, siyasî ve ekonomik güce sahip mi?

Aslında, en başında, Ayasofya ile Kudüs’ü kıyaslamak, siyasi ahmaklıktan da öte bir şey. İkisi de bizim için vazgeçilmezdir.

Bu söz “Kudüs’ü kaptırdık, kaybettik, bari Ayasofya’yı kazanalım” demek gibi, absürd bir anlama gelir.

Gelin önce Kudüs’ün İkinci defa nasıl fethedildiğini ve 1948 yılında, Yahudi terörünün nasıl ele geçirdiğini anlatalım.

Kudüs Haçlılar tarafından, 1. Haçlı seferi esnasında ve 3 yıllık bir kuşatmanın ardından 1099 yılında işgal edildi. Tam 86 yıl Haçlıların işgalinde kaldı. Kudüs’ün Müslümanlar tarafından tekrar fethinin mimarları ise, Halep Türkmen Emiri Nureddin Zengi ve onun yetiştirdiği büyük Kumandan Selahaddin Eyyubi 'dir. Kudüs’ün yeniden fethi için, bu iki büyük komutan tam 40 yıllık strateji ve mücadele sonucu hedeflerine ulaşabilmişler ve 1187 yılında Kudüs ikinci defa fethedilmiştir.

Peki işgal ve terör oluşumu İsrail kaç yılda kurulmuştur? 1898’de, İsviçre’ni Basel Şehrinde düzenlenen 1 Dünya Siyonist Kongresini baz alırsak tam 50 yıllık, yani yarım asırlık bir strateji uygulanarak kurulmuştur.

Peki, Filistin’deki Yahudiler bu işi nasıl başardı? Belki inanmayacaksınız ama, 1948 yılında, Kudüs Müslümanlar tarafından kuşatıldığında, Ürdün askerlerine kumanda eden İngiliz komutan, sadece 2 top ateşi atılmasına izin verseydi, İsrail belası başımıza musallat olmayacaktı! Sadece 2 top mermisi. Tarihin kırıldığı anlardan biridir o an.

İşgal ve terör oluşumu İsrail, Kudüs’ ne zaman başkent ilan etti? Bundan tam 38 yıl önce, 1980 yılında. Peki kimse tanıdı mı? Hayır. İsrail gibi, Yahudi Siyonist-Hrıstiyan Siyonist bir ABD’yi bile arkasına almış bir yapılanma sahip olduğu bu güce rağmen, Kudüs’ü başkent olarak kabul ettirebilmek için tam 40 yıl mücadele etti. 1995 yılında, bizdeki Liberallerin ve İslamcıların göz bebeği Bill Clinton, Kudüs’teki ABD Büyükelçiliğinin 1999’a kadar Kudüs’e taşınması kararını Kongre’den geçirtti. Peki oldu mu? Hayır! Bu sefer, 2000 yılında Bush söyledi, 2008’de yine liberallerin gözdesi Obama aynı şeyleri söyledi, ama yine yerine getiremedi. Tam 38. Yılında, iç siyasette sıkışan Trump, Siyonist ve Evanjelist güç odaklarına teslim oldu ve bu adımı attı.

İşgalci İsrail’in bu 38 yıllık bekleyişi, sanırım bize bir şey hatırlatmalı. O da şu: Boş hayallerle iş yürümüyor ve Allah, "kimsenin emeğini zayi etmem” ve “biz kişinin, kaderini kendi çabasına bağlı kıldık” ayetlerindeki hakikate bakacak olursak; 50 yıldır bağırıp, çağırdığımız gibi, bu iş öyle slogan atmakla falan olmuyor. Bu iş, “bir devlet şuuruyla, ümmeti hedefleyen milli bir devlet olma şuuruyla, bağımsızlaşarak ve kendi gücünü kazanarak oluyor."  Yani “Sünnetullahı yerine getirerek oluyor. Yani, yeni İslam medeniyetinin kurucu fikir babası Salih Mirzabeyoğlu’nun deyimiyle; “şartların objektif tahlilini yapıp, bu şartları yerine getirerek” oluyor ve biz bunu yapınca da “Allah’ın yardımı geliyor”. Esseyyid Abdulhâkim Arvasi (KS) Hz.lerinin deyimiyle “duayı icrada aramak” gerekiyor.

Peki, bu dolduruşa gelip, Ayasofya’yı açarsak ne olur?

Bir kere, Türkiye bölüp, parçalamaya çalışan, Küreselcilerle, Siyonist-hrıstiyan Siyonst güçlerin ekmeğine yağ sürmüş oluruz ve  şu an onlara karşı ittifak halinde olduğumuz, Rusya başta olmak üzere, Ortodoks Hrıstiyan dünyasının desteğini kaybederiz. Ha keza, Kudüs’ün İsrail tarafından ilhakına şiddetle karşı çıkan Katolik dünyasının öfkesini de üzerimize cezbederiz. Sonuçta, yedi düvel tepemize biner ve Suriye’den beter oluruz.

Daha tam millileşememişken, daha bütün silahlarımız tam olarak yapma aşamasındayken, daha nükleer santrallerimiz bitmemişken, daha, ekonomik, siyasi ve askerî güç olarak istenilen seviyeye henüz ulaşamamışken bir de, Siyonizmin iç çekerek beklediği ”Ayasofya’yı açma” tuzağına düşersek, Allah korusun, değil camii olarak görmek, bir daha müze olarak bile elimizde kalmaz Ayasofya!

Değil Ayasofya, yukarıda saydığım şeyleri gerçekleştirdiğimizde, Kudüs bile bizimdir. Kudüs kaçmıyor, orada, yerinde ve zaten 100 yıldır da işgal altında, Biz, Kudüs’e, Ayasofya’ya layık olmak için, aşkla, ihtirasla ve sabırla çalıştığımızda, üzerimize düşeni yerine getirdiğimizde, Allah yeni bir Selahhadin Eyyubi ve Fatih Sultan’la bize her ikisini de nasib edecektir. Belki de bu kişi, Cumhurbaşkanımız "Erdoğan" olacaktır.

Geçtiğimiz yıl yazdığım ve Dış politika hangi temeller üzerine yürütülmeli babındaki makalemden bir bölüm okuyarak son verelim:

Bir milletin, bir toplumun arzusuna dış güçler yön tayin ederse?

Yukarıda, karakışa dönüşen Arab Baharı’yla, Müslüman ve mazlum Arab milletinin arzularıyla nasıl oynandığından bahsetmiştik.

Bir buçuk asırdır Batı emperyalizminin zulmü altında inleyen İslam âleminin bir kolu olan ve 40 parçaya bölünmüş olan bu topluluk, zulüm altında inlerken, pek tabii olarak bir kurtuluş arzusunu da içinde yaşatmaktaydı. Yüz elli yıldır bu toprakları işgal etmiş olan emperyalizm için bu arzunun ateş derecesi ve ne zaman patlayacağı sürekli analizlere konu en önemli mevzudur.

Önlenemeyen hürriyet ve bağımsızlık arzularına, emellerine, halkın içinden çıkardığı işbirlikçilerle veya Batı manipülasyonlarının tuzağına düşecek kadroları teşvik etmek suretiyle yön vermek, genelde Batı emperyalizminin, özelde ise Anglo-Sakson emperyalizminin asırlardır ustalaştığı bir sahadır. Ki, bunun bizdeki en büyük misali 120 yıldır başımıza belâ olan, Batıcı Jöntürk kökenli İttihat ve Terakki ve bugünkü Batıcı laik zihniyetidir. İ.T. içerisinde her ne kadar, bazı samimi Müslüman Türk unsurlar bulunsa da, hareket esas olarak, Batı-masonik temelli ve yönlendirilmeye çok müsait bir hareketti. Nitekim 1909 yılında, Sultan 2. Abdulhamid Han’ın devrilmesiyle de, Anadolu’daki Bin yıllık Müslüman Türk iktidarına son verilmiş oldu. Hem de Türkçülük ve Türkçülük tabanlı İslamcılık propagandasıyla.

Anglo-Sakson (yani Hristiyan-Siyonist küresel emperyalizm) İşgal ettiği topraklarda hep birkaç ata birden oynar. Bunlar, öncelikle iktidardaki işbirlikçi güçleri kontrol ederek desteklemek. Daha sonra ise, bu güçlerin zulmünden bıkan halkın yöneleceği muhalif güçleri kontrol altında tutmak, veya sahte bir muhalefet gücü örgütleyip, halkı buraya yönlendirerek, bütün rejim güçlerinin kontrol altında tutmak. (Özellikle İslam ülkelerindeki sol hareketler, emperyalizm için çok kullanışlı aparat olup, çıkmışlardır.)

Organik, tabii olmayan strateji ve siyaset, neticede çökmeye mahkumdur. Salih Mirzabeyoğlu’nun 25 sene önce söylediği gibi” Şartlar Türkiye’ye tarihî rolünü oynamaya zorluyor.” Tabii ki bu gözardı edilemez bir hakikat. Ancak aynı Mirzabeyoğlu sık sık şunu da vurguluyor: “Şartların objektif tahlili.”

Türk milletinin tarihî rolünü oynayacağının farkında olan Batı ve küresel güçler, tıpkı Arap baharının, kışa çevrilmesinde olduğu gibi, bu rolü, bağımsızlaşarak, millileşerek ve yerlileşerek, bizatihi kendi insiyatifiyle oynamasının önüne geçmek için geliştirdikleri stratejiyi; içimizden devşirdikleri veya aldattıkları klikler üzerinden yürütmeye çalıştılar. Yani, şartların objektif tahlilini perdeleyerek, “yürü aslanım, arkandayız” propagandasına maruz bıraktılar.

Daha önce yazdığımız gibi; “Bir devletin dış siyaseti; öncelikle bir idealler, bu ideallere uygun hedefler ve hedeflerin konjüktürel şartlarda nasıl uygulanacağına dair, geleceğe dönük projelerden oluşur. Bütün bu unsurlar arasında bir korelasyon, bir uyum varsa dış politikada hedeflere o kadar çabuk ulaşılır. Ancak, özellikle konjüktürel şartların gözardı edilmesiyle hedeflerin tutturulamaması, o devletin dış siyasetinde bir krize ve kırılmalara yol açabilir. Dış politikadaki hedeflere ulaşılmasındaki en önemli faktörlerin bir tanesi de, içerde bir uyum, ahenk ve düzenin olmasıdır. Yani aslında, ABD’nin Dış İlişkiler Konseyi (CFR) Başkanı Richard N. Hass ‘ın kitabının başlığındaki gibi “Dış Politika İçeride Başlar”

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.